Oktay Yüksel; Laiklik Kimin İçin, Neye Karşı? Laiklik Alarmı mı, İdeolojik Refleks mi?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Maarif’in Kalbinde Ramazan” temalı genelgesi sonrası alevlenen laiklik tartışmalarına Afyonkarahisar’dan dikkat çeken bir tepki geldi. Okuyucumuz Oktay Yüksel, “Laiklik Kimin İçin, Neye Karşı?” başlıklı yazısında laikliğin bir baskı aracına dönüştürüldüğünü savunarak, uygulamadaki çifte standartların toplum vicdanını yaraladığını belirtti. Cumhuriyet Halk Partisi’yi laikliği toplumu şekillendirme aracı olarak kullanmakla eleştiren Yüksel, laikliğin hem inananın hem inanmayanın güvencesi olması gerektiğini vurguladı.
SEBAHATTİN AYAN/İSTANBUL
Seküler yobazların örnek aldığı Haçlı Batı’nın temsilcileri, laiklik ilkesine rağmen dini değerlere saygıda kusur etmezken, içimizdeki uşakları manevi değerlerimize yönelik nefretinden milim taviz vermiyor. Dünyada öğrenciler dini eğitimini okullarda alırken, siyasiler inandıkları dinin kitabına el basarak yemin ederken, tek parti diktasından kalma reflekslerle hareket eden malum zihniyetin, “laikliği” Müslüman halk üzerinde hâlâ bir sopa gibi kullanması kamuoyunda infiale sebep oldu. Tartışmalar sürerken, Afyonkarahisar’dan gazetemize ulaşan okuyucumuz Oktay Yüksel, “Laiklik Kimin İçin, Neye Karşı?” başlıklı yazısıyla konuya ilişkin dikkat çeken bir değerlendirme kaleme aldı.
Yüksel, Türkiye’de laiklik kavramının yıllardır ilkesel çerçevesi üzerinden değil, belirli ideolojik yorumlar üzerinden tartışıldığını savundu. Laikliğin özünde devletin tüm inançlara eşit mesafede durması ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alması gerektiğini belirten Yüksel, uygulamada bunun her zaman böyle işlemediğini ifade etti. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi ve onun siyasal mirasını sahiplenen çevrelerin laikliği zaman zaman özgürlük ilkesi olmaktan çıkararak toplumsal alanı şekillendirme aracına dönüştürdüğünü kaydetti.
Yazısında Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik anlayışına da atıfta bulunan Yüksel, “Laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değildir; aynı zamanda vicdan, ibadet ve inanç özgürlüğünün teminatıdır” görüşünü dile getirdi. Devletin tarafsızlığının, dindar bireylerin kamusal alandan dışlanması anlamına gelmeyeceğini vurgulayan Yükse, geçmişte yaşanan uygulamaların bu çerçevede yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Başörtüsü yasakları dönemini hatırlatan Yüksel, üniversite kapılarında bekletilen öğrencileri, kamu kurumlarında uygulanan kısıtlamaları ve “ikna odaları” olarak hafızalara kazınan süreçleri örnek gösterdi. İnancı gereği örtünmek isteyen gençlerin “rejim tehdidi” olarak gösterilmesini eleştiren Yüksel, asker ailelerinin ve kamu görevlilerinin yaşadığı mağduriyetlerin toplumda derin izler bıraktığını ifade etti.
1999 yılında TBMM’de yaşanan ve Merve Kavakçı üzerinden yürüyen krize de değinen Yüksel, seçilmiş bir milletvekilinin inancı nedeniyle Meclis Genel Kurulu’ndan çıkarılmasının demokratik temsil ilkesi açısından tartışmalı bir örnek olduğunu kaydetti. Kadın hakları ve temsiliyet söylemleriyle bu tablonun çeliştiğini savunan Yüksel, “Seçilmiş bir kadının inancı nedeniyle dışlanması hangi demokratik ilkeye sığar?” sorusunu yöneltti.
Yüksel yazısında ayrıca Türkiye’de yürürlükte olan hukuk sisteminin modern ve seküler temellere dayandığını hatırlattı. Medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukuku, icra-iflas sistemi ve vergi mevzuatının parlamentoda kabul edilen, Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren pozitif hukuk kurallarından oluştuğunu belirten Yükse, hiçbir düzenlemenin doğrudan dini referansla hazırlanmadığını vurguladı. “Hiçbir yasa ayet referansıyla çıkarılmıyor, hiçbir mahkeme kararını ilahi hükme dayandırmıyor. Buna rağmen neden sürekli ‘laiklik elden gidiyor’ söylemi dolaşıma sokuluyor?” ifadelerini kullandı.
BASKI SOPASI OLMAMALI
Ramazan temalı genelge üzerinden yükselen tepkilerin de benzer bir refleksin ürünü olduğunu savunan Yüksel, kültürel ve dini hassasiyetlerin kamusal alanda görünür olmasının otomatik olarak rejim tartışmasına dönüştürülmemesi gerektiğini dile getirdi. Laikliğin bir kesimin diğerine karşı kullandığı ideolojik bir baskı aracına dönüşmemesi gerektiğini belirten Yükse, “Eğer laiklik gerçekten tarafsızsa hem inananın hem inanmayanın güvencesi olmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.
Okuyucumuz Yüksel, yazısını şu soruyla tamamladı: “Laiklik bir özgürlük zemini olarak mı savunuluyor, yoksa belirli bir elit anlayışın toplumu şekillendirme aracına mı dönüştürülüyor?” Tartışmanın sağlıklı bir zeminde ilerleyebilmesi için bu soruya samimiyetle cevap verilmesi gerektiğini ifade etti.