• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Murat Ülker anlatıyor! Sabri Ülker Vakfı 15 yılı aşkın süredir neler yaptı?

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Murat Ülker anlatıyor! Sabri Ülker Vakfı 15 yılı aşkın süredir neler yaptı?

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, Sabri Ülker Vakfı Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nün 11. yılında, ödül alan 11 genç bilim insanının ilham veren sebat ve keşif hikayelerini bir araya getiren "On Bir Meşale" kitabını kişisel blogunda kaleme aldığı yazı ile paylaştı.

Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, kurulduğu günden bu yana gıda, beslenme ve sağlık alanlarında bilimsel bilgiyi toplumla buluşturmaya ve genç araştırmacıları desteklemeye devam ediyor. Vakfın gelenekselleşen "Geleceğin Bilim Lideri Ödülü" bu yıl 11. yaşını geride bırakırken, bugüne kadar ödüllendirilen 11 bilim insanının başarı yolculuğu "On Bir Meşale" adıyla kitaplaştırıldı. Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, kişisel internet sitesinde yayımladığı makalede, babası Sabri Ülker'den devraldıkları "merak, emek ve sebat" kültürüyle bilime verdikleri desteği anlattı. Ülker, yazısında bilim insanlarının başarılarının arkasındaki görünmeyen kasları, karşılaştıkları bürokratik engelleri ve Türkiye’nin bilimsel geleceğine dair vizyonunu paylaştı.

İşte Murat Ülker'in yazısı...

ON BİR MEŞALE, ON BİR BİLİM İNSANI

Rahmetli babam Sabri Ülker hepimize çok çalışmayı öğütlerdi ama kendisi hepimizden çok çalışırdı. Sanıyorum bunun arkasında yalnızca çalışma disiplini değil, bitmek bilmeyen bir merak da vardı.

“Emek ve bilgi bir araya gelirse başarı kaçınılmazdır.” Çocukluğumdan beri duyduğum bu sözün en güzel karşılığını bugün bilim insanlarında görüyorum.

Sabri Ülker Vakfı’nı da 2009 yılında bu anlayışla kurduk. Gayemiz gıda, beslenme ve sağlık alanlarında doğru, güvenilir ve bilimsel bilgiyi toplumla buluşturmak, bilimi desteklemek ve üretilen bilginin insan hayatına fayda sağlamasına imkan vermekti.

Aradan 15 yılı aşkın zaman geçti. Peki ne yaptık?

2011’de Millî Eğitim Bakanlığı ile başladığımız Yemekte Denge Eğitim Projesi ile 25 ilde 250 okula ulaştık; yıllar içinde yaklaşık 7 milyon öğretmen, öğrenci ve ebeveyni yeterli ve dengeli beslenme konusunda bilgilendirdik.

Sonra gördük ki yalnızca çocuklara ulaşmak yetmez. Bilginin toplum içinde çoğalmasını sağlayacak insanlara da ulaşmak lazım. Aile hekimleri, iç hastalıkları uzmanları ve eczacılar için beslenme ve beslenme iletişimi eğitimleri başlattık. Bu programlarla bugüne kadar 75 binin üzerinde erişim sağladık.

Üniversitelere gittik. Hacettepe Üniversitesi ile Gıda ve Beslenme Okuryazarlığı Uygulama Alanı’nı hayata geçirdik. Eski bir kantin alanını gençlerin gıda güvenliğinden porsiyon kontrolüne, sürdürülebilir beslenmeden fiziksel aktiviteye kadar pek çok konuda bilgiyle günlük hayatın içinde karşılaştıkları bir eğitim alanına dönüştürdük.

Türkiye ile de sınırlı kalmadık. Avrupa Gıda Bilgi Konseyi EUFIC’in Türkiye’den tek üyesiyiz. Avrupa Birliği projelerinde yer alıyor, uluslararası kongrelerde Türkiye’yi temsil ediyoruz. EIT Food çalışmalarından çocuklarda dijital ve gıda okuryazarlığını buluşturan DRG4FOOD projesine kadar farklı platformlarda bilimin ve doğru bilginin peşinden gidiyoruz.

Şimdi bu yolculuğu bir adım daha ileri taşıyoruz. Newcastle Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi ile başlattığımız dört yıllık uluslararası araştırma programında üç doktora araştırmacısını destekleyeceğiz. Çocukluk döneminde beslenme, fiziksel aktivite, dengeli beslenme ve beyin sağlığı arasındaki ilişkileri araştıracaklar. Burada benim için önemli olan yalnızca sonunda kaç bilimsel makale yayımlanacağı değil. Bu süreçte kaç iyi bilim insanının yetişeceği, hangi uluslararası araştırma ağlarının kurulacağı ve Türkiye’den dünyaya ne kadar bilgi taşınacağı da önemli.

İşte Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü de bu büyük resmin bir parçası olarak görüyorum. Ödülümüz bu yıl 11. yaşını tamamladı. On bir yılda ödüllendirdiğimiz 11 bilim insanının hikayesini de “On Bir Meşale” kitabında bir araya getirdik. Neden bu genç bilim insanlarını seçiyoruz? Çünkü hepsinde aynı üç şeyi görüyorum: MERAK, EMEK ve SEBAT.

Kimi kanser metabolizmasını araştırıyor, kimi hücre yenilenmesini, kimi kök hücreleri, kimi kadın yumurta hücrelerinin yaşlanmasını, kimi beynimizin ne zaman ve ne yiyeceğimize nasıl karar verdiğini… Fakat onları asıl kıymetli kılan yalnızca bugüne kadar buldukları değil. Bundan sonra soracakları sorular.

Bilim böyle ilerliyor. Bir insan merak ediyor. Bir soru soruyor. Yıllarca cevabını arıyor. Bazen deney çalışmıyor, bazen fon bulunamıyor, bazen başa dönmek gerekiyor. Ama vazgeçmiyor.

Sonra o cevap başka bir bilim insanının yeni sorusuna dönüşüyor. Onun için kitaba “On Bir Meşale” adını vermemiz boşuna değil. Bir meşale diğerini yakıyor.

Bugün ayrıca başka bir şeyden de iftihar ediyorum. Sabri Ülker Vakfı’nın çalışmalarını artık üçüncü kuşak sahipleniyor. Yahya’nın Vakıf Başkanlığı görevini devralması ve Meryem’in bu çalışmalara gönül vermesi, bizim “MUTLUETMUTLUOL” anlayışımızın yeni nesiller tarafından devam ettirilmesi demek.

Rahmetli babamın merakıyla başlayan bir anlayış bugün çocuklardan öğrencilere, hekimlerden araştırmacılara, Türkiye’den dünyanın önemli bilim kurumlarına uzanan bir yolculuğa dönüştü.

11 yıl önce Geleceğin Bilim Lideri Ödülü ile küçük bir meşale yaktık. Bugün 11 meşale yanıyor. İnşallah onlar da başkalarının yolunu aydınlatacak. Bilim insanına verilen imkanlar günün birinde elbet hepimizin hayatına fayda olarak döner.

Meşaleler yaktık, insanlık için! Yolumuz aydınlık ve daha aydınlık olacak. Münevver bir gelecek için örnek olması dileğiyle Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nün 11. Yılında On Bir Bilim İnsanının Ortak Hikayesi kitabını sizlerle paylaşıyorum.

Bir Merak Meselesi

Rahmetli babam Sabri Ülker hepimize çok çalışmayı öğütlerdi ama kendisi hepimizden çok çalışırdı. Bunun sebebi önce yokluk sonra ihtiyaçlar olabilir ama şimdi gark olduğumuz sıhhat ve afiyete bakınca sanırsam bu gayretin sebebinin çoğu merak idi. Rahmetli bir de hem kendine hem bize sıkça hatırlatırdı: Ne güzel bir işimiz var. Hem insanlara ulaşılabilir ve erişilebilir küçük lezzetler sunuyoruz, hem de helalinden, der sevinirdi.

Sevdiğim bir söz: Emek ve bilgi bir araya gelirse başarı kaçınılmazdır. Ben bu cümleyi çocukluğumdan beri duydum; fabrikada, yemek masasında, zor kararlar alınırken duydum, hissettim. Bu sözün içinde sabır, azmü sebat saklı! Ama bu sözün hayata uygulanışını, bilim insanlarıyla tanıştıkça gördüm, çünkü emek ve bilgiyi en saf haliyle birleştiren insanlar, laboratuvarlarda sessiz sedasız çalışan bu insanlardır.

Sabri Ülker Vakfı’nın Geleceğin Bilim Lideri Ödülü bu sene 11. yılını tamamladı. On bir yıl, bir kurum için kısa sayılabilir. Ama bu on bir yılda ödül alan bilim insanlarının hikayelerine baktığınızda, on bir yılın içine nesiller boyu sürecek keşiflerin sığdığını görüyorsunuz. Şimdi Sabri Ülker’in torunları Yahya ve Meryem’in bu işi sahiplenmesi, bizim insana fayda ilkemizin, yani “MUTLUETMUTLUOL” şiarımızın üçüncü kuşağa taşınması demektir; iftihar ediyoruz.

Bu kitap için on bir ödül sahibiyle röportajlar yapıldı. Bence bu kitabı dikkatle okuyunuz; bir merak saikiyle…

Bu on bir insanın hikayesi birbirinden farklı gibi görünse de ortak payda, hepsinde bir merak var, bir sebat var, bir vazgeçmemek inadı var. Ve maalesef hepsinde ortak bir sıkıntı da var. Ona da geleceğim.

Ama önce size bu insanları hikayeleri üzerinden tanıtmak istiyorum. Bir insanı tanımak için neyi neden yaptığına bakın. Bu on bir insanın nedeni hep aynı: merak. Ama merakın arkasındaki hikayeler çok farklı

Peter Nichols’un A Voyage for Madmen kitabını yakın zamanda yazmıştım. https://muratulker.com/cilginlarin-yolculugu/ 1968’de dünyayı tek başına dolaşmaya kalkan on bir kahraman amatör denizci. Farklı karakterler, farklı motivasyonlar ama aynı okyanus. Bu kitaptaki on bir bilim insanı bana o denizcileri hatırlattı. Hepsi farklı yerlerden yola çıkmış ama aynı okyanusta yüzüyorlar: bilinmeyenin okyanusunda, hedefleri merak…

Ortak Payda: Merak Geni

Ebru Erbay bunu çok güzel özetlemiş: Neden ve niçin soruları benim için nefes almak kadar önemliydi.Bugün hala derslerde lisans öğrencilerinden keyif aldığını söylüyor, çünkü onlar kadar güzel soru soran yokmuş.

Elçin Ünal’ın hikayesi de benzer. Antalya’da büyümüş, doğayı çok sevmiş, hayvanlarla vakit geçirmiş. Küçükken veteriner olmak istemiş. Ailesinde ne bilim insanı var ne doktora yapmış biri, ama lisedeki biyoloji hocası Mustafa öğretmen her şeyi değiştirmiş. “Ezber yaptırmaz, her şeyi merak odaklı anlatırdı. Hep niye böyle, diye sorardı.” Bir öğretmenin bir cümlesi nereye varmış; Elçin bugün UC Berkeley’de kendi laboratuvarını yönetiyor.

Cesarettin Alaşalvar’ın çocukluğu doğayla iç içe geçmiş. Giresun’un bir köyünde, deniz kenarında ve fındık bahçelerinde büyümüş. Ama merakını asıl ateşleyen rahmetli dedesinin marangoz zekasıyla yaptığı bir fındık ayıklama makinesi olmuş. Küçük bir mekanizmanın insanların hayatını nasıl kolaylaştırabildiğini hayranlıkla izledim, diyor. Dedesinin tezgahının başında saatler geçirmiş; bilim merakının ilk kıvılcımının o atölyede çaktığını söylüyor.

Kıvanç Birsoy İzmir Fen Lisesi’nde okumuş. Ailesi doktor olmasını bekliyormuş. O ise TÜBİTAK biyoloji olimpiyat takımında böcekler, bitkiler, evrim, genetik üzerine kitaplar okudukça temel bilime aşık olmuş.Ve üniversite sınavında sadece iki tercih yapmış: birincisi Bilkent Genetik, ikincisi Hacettepe Tıp. Ailesi üzülmüş ama kararını değiştirmemiş. Bugün Rockefeller Üniversitesi’nde kanser metabolizması üzerine çığır açan çalışmalar yapıyor. Gerçekten TÜBİTAK kampları hayatıma yön veren şey oldu; böyle bir bölümün olduğunu ve bu alanın önünün açık olduğunu öğrendim.

Şili Üniversitesi’nden Maria Elsa Pando San Martin’in çocukluğu da aynı sorularla dolu. Kendime sürekli sabunun neden köpürdüğü veya solucanların neden gözleri olmadığı gibi sorular sorardım, derken hikayesinde bir fark var. Etrafında bilime yöneltecek kimse yokmuş. Kendi ifadesiyle ülkesinde bilim insanlarının var olduğundan haberdar bile değilmiş. Buna rağmen merakı filizlenmiş, bazen elverişli toprak bile gerekmiyor, tek bir soru yeterli oluyor.

Peki bu merak nereden geliyor? Hepsini dinlediğinizde ortak bir şey fark ediyorsunuz: Aileleri onların merakını önlememiş. Elif Nur Fırat Karalar’ın babası Kayseri’de inşaat mühendisi; kızı Elif: Moleküler biyoloji ve genetik okuyacağım, dediğinde puanı tıp dahil her yere yetiyormuş. Ama ailesi bir kez bile neden dememiş. Elif bugün diyor ki: Beni başka bir yöne itmiş olsalardı, muhtemelen o yolu seçerdim. Bilime yönelmemde en önemli şeylerden biri, ailemin bana verdiği bu özgürlük ve güvendi.

Nilay Yapıcı’nın ailesi soru sormasını yadırgamamış. Ne güzel çünkü bilimsel merak bazen çok küçük bir destekle büyüyor; bir soruyu ciddiye almak, bir çocuğun merakını küçümsememek gibi… Elvan Böke’nin annesi ise ODTÜ Fizik Bölümü mezunu bir öğretmen, Elvan’ı lisedeki fizik laboratuvarlarına götürür, deneyler yaptırırmış. Elvan, 10 yaşında Dolly koyununun klonlanma haberini görünce genetikçi olmaya karar vermiş ve kararından hiç dönmemiş.

Aydan Bulut Karslıoğlu farklı bir hikaye anlatıyor. Çocukluğunda bilime dair bir rol modeli olmamış. Bilimsel yöntem diye bir şeyin varlığını bile çok sonra keşfetmiş. Bilimle yolum gerçek manada ilk defa ODTÜ’de kesişti. Orada daha ilk seneden vuruldum temel bilimlere, diyor.

Sebat: Bilimin Görünmeyen Kası

Bilimde sadece bir parlak fikir yeterli olmaz. O fikri aylarca, yıllarca, bazen on yıllarca takip etmeniz gerekir. Belki bu sürenin büyük kısmında sonuç alamazsınız. Elçin Ünal’ın doktora sonrası deneyimi bunu çok iyi anlatıyor: MIT’de Angelika Amon’un laboratuvarına girmiş ve ilk 15 ay hiçbir deney çalışmamış. Bu insanı vazgeçirecek bir süre! Hocası Angelika’nın cevabı şu olmuş: Don’t worry, it will work out yani dert etme, olacak. İyi bir mentor olarak bir de “bütün yumurtaları bir sepete koymayalım” diyerek yedek proje vermiş. Elçin nihayet sonuç almış. Bugün Berkeley’de hücre yenilenmesi üzerine dünya çapında tanınan bir araştırmacı.

Maria Elsa Pando San Martin’in hikayesi de oldukça benzer; doktora sırasında laboratuvarları yeni bir binaya taşınmış, birçok cihazın kalibrasyonu bozulmuş, birkaç ay kullanılamamış. Cihazlar onarıldığında sonuçlar bu kez farklı çıkmış ve neredeyse bütün deneyleri baştan yapmak zorunda kalmış. Tezi bir yıl uzamış, bursu yetmemiş; gündüzleri ders verip akşamları tezine çalışmış. Ama şöyle diyor: Başarısızlık genellikle açılmayan bir kapıdan ibarettir ve sizi daha stratejik bir yol bulmaya mecbur bırakır. Elvan’ın “öğretici başarısızlık” dediği şeyin bir başka şekilde ifadesi bu.

Elvan Böke de vazgeçmeyenlerden, Barcelona’da laboratuvarda bir deney 6-7 ay boyunca muvaffak olmamış. Fakat birçok küçük değişiklikle, sabırla optimize etmişler. Bunu şöyle tanımlıyor: Successful failure, yani öğretici başarısızlık, deney çalışmadı ama sana bir bilgi verdi. Bunun üzerine koyup ileriye gidebiliyorsun.

Kıvanç Birsoy bu konuda çok net konuşuyor: İşlerin yüzde 90-95’i çalışmaz bizde. Ama bu alan başarısızlığa tahammülü olan insanları seçer. Ben üniversiteye 2000’de başladım, akademik kadro aldığım sene 2015. Bu 15 sene içinde tahammülsüzlüğü olan insanların çoğu elenmiş oldu. İşte bu insanları ayakta tutanVAZGEÇMEMEK!

Ebru Erbay sporcu benzetmesini bilinçli kullanıyor: Sporcular hiçbir zaman ‘Spor çok zor, bu yüzden bırakacağım’ demezler. Bir şeyi gerçekten arzu ederek yaptığınız zaman, aynen bir sporcu gibi o dinamizm sizi ayakta tutar. Ben de hayatımda hep bunu gördüm. Halter, kürek, yelken, atıcılık, sürüş yaptım; hep aynı, heves ile tutkunun farkı, ilk başarısızlıkta vazgeçmeyeceksiniz, sürecin tadına varacaksınız, başarı zaten gelecektir. Hayatta keşke demek alışkanlığım yoktur. Olanda hayır vardır.

Cesarettin Alaşalvar’ın mizacı farklı: Artık bırakıyorum dediğim bir an hiç olmadı. Hiç böyle bir an yaşamadım. Kolay pes etmem, diyor. Bunu fındık üreticisi bir aileden gelmesine bağlıyor; emeğin ve sabrın değerini çocukluğunda öğrenmiş. Zorlukları insanı durduracak engellerden çok yeni çözümlere götüren basamaklar olarak görüyor. Kimi çığır açan bilim insanı kendini sorgulayarak, kimi de hiç durmadan yürüyerek varıyor aynı yere. Yol bir, ama herkesin yürüyüşü farklı.

Elif Nur Fırat Karalar belki en cesur itirafı yapıyor: Doktoramda dördüncü yılımda, hiçbir zaman makale yazamayacağımı, tezimi bitiremeyeceğimi düşündüğüm dönemler oldu. Üstelik tek uluslararası öğrenciydim. Hatta üzerinde çalıştığı konu daha önce yayınlanmış. Kendisinin araştırma yapmaya uygun olup olmadığını ciddi biçimde düşünmüş. Ama bugün diyor ki: Başarıyı sadece parlak anlar değil, insanı içeriden dönüştüren zor dönemler de inşa ediyor. Bu, iş dünyasında, bilimde, aslında hayatın her alanında geçerli değil mi.

Tamer Önder bir de Nobel ödüllü John Gurdon’un hikayesini hatırlatıyor. Ortaokuldayken biyoloji öğretmeni karne notuna şöyle yazmış: Bu çocuğun fene hiçbir kabiliyeti yok. Sakın bu konuya girmeyi düşünmesin. Gurdon vazgeçmemiş, devam etmiş ve Nobel almış. Tamer diyor ki: Özellikle gençlik zamanlarındaki başarısızlık çok önemsenecek bir şey değildir.

Bir Omuz, Bir Söz, Bir Yön

Bu on bir insanın hikayesinde bir ortak figür daha var: MENTOR. Her birinin hayatında en az bir kişi, doğru zamanda doğru sözü söylemiş. Tamer Önder’in ortaokuldaki fen öğretmeni ezber yerine yaratıcı düşünmeyi öğretmiş. MIT’deki Angelika Amon Elçin Ünal’ın zor günlerinde yanında olmuş: Özellikle böyle zor zamanlarda desteğini hep hissettim.

Elif bunu çok güzel ifade ediyor: “İyi mentorluğun ayrı, iyi bilim insanlığının ayrı şeyler olduğunu ama ikisinin aynı kişide buluşabildiğini onda gördüm.” Bu cümle, iş dünyasında da geçerlidir: İyi patron olmak ile iyi lider olmak farklı şeylerdir. İkisini birleştirebilen insanlar fark yaratır.

Ömer Yılmaz’ın babası doktormuş. Küçük yaşta hastane ortamına alıştırmış oğlunu. Her hasta sonrası yanına çağırıp, anlayabileceği dille hastalığı anlatırmış. Ömer diyor ki: “Yanlış soru diye bir şey olmadığını, aksine sorunun kendisinin çok kıymetli olduğunu bu ortamda öğrendim.” Bence bu, her yöneticinin de öğrenmesi gereken bir ilke. Soru sormak cesaret ister; soruyu ciddiye almak ise olgunluk.

Bilimin İnsan Yüzü

Bu insanların hepsi çok yönlü. Tamer Önder hem biyoloji hem tarih okumuş, çift anadal yapmış. Ömer Yılmaz uzun yıllar keman çalmış. Nilay Yapıcı çocukken arkeolog olmak istemiş. Ebru Erbay diplomat olmayı hayal etmiş, ailede güçlü bir diplomatlık geleneği varmış. Bu çok yönlülük tesadüf değil. İyi bilim insanı sadece kendi alanını değil, dünyayı anlamaya çalışan insandır.

Ebru Erbay’ın babası yapay zeka ile ilgilenen bir elektrik, elektronik mühendisiymiş. Kızına 12 yaşında şöyle demiş: “Moleküler biyoloji ve genetik geleceğin bilimi. Ben olsam şu anda onunla ilgilenirdim.” Bir babanın tek cümlesi, bir hayatı şekillendirmiş. Bu bana babamı hatırlatıyor.

Elvan Böke’nin çalışma alanı özellikle dikkatimi çekti. Kadın yumurta hücrelerinin yaşlanma mekanizmasını araştırıyor. Bunu anlatırken şöyle diyor: “Bir kadının vücudundaki bütün yumurta hücreleri daha bebekken, annesinin karnındayken oluşuyor. Bu demek ki bir yumurta hücresi bizim vücudumuzda 30 ya da 40 yıl yaşıyor.” Ve bu hücreler neden yaşlanmıyor? Çünkü yaşlı bir bebek dünyaya getiremeyiz. Bu soruyu sormak bile insanı hayrete düşürüyor. Bilimin güzelliği tam burada. Doğru soruyu sorduğunuzda, cevap sizi bambaşka bir yere götürüyor.

Tamer Önder’in çalışması beni özellikle düşündürdü. Normal bir deri hücresinden kök hücre üretililiyor. Bu kök hücrelerden karaciğer hücreleri, sinir hücreleri elde ediliyor. Nadir görülen metabolik hastalıkları olanlara umut olabilecek bir teknoloji. Tamer Bey diyor ki: Eğer laboratuvarda karaciğer hücreleri üretebilir ve bunları çoğaltabilirsek, hem bu hastalıkları daha iyi anlamak için deneyler yapabiliriz hem de uzun vadede hücre nakli gibi tedavi yaklaşımlarının önü açılabilir. Bu cümledeki “uzun vadede” kelimesine dikkat edin. Bilim acele etmez. Ama vardığı yer, insanlığın kaderini değiştirir.

Ömer Yılmaz kök hücrelerin beslenmeye nasıl yanıt verdiğini araştırıyor. Nilay Yapıcı beynin yeme kararını nasıl aldığını çözmeye çalışıyor: “Hayvanlar ne zaman ne kadar ve ne yiyeceklerine karar verirken, beyinleri hem vücudun iç ihtiyaçlarını hem de dış dünyadan gelen bilgileri birleştiriyor.” Kıvanç Birsoy besinlerin kanser hücrelerini nasıl etkilediğini inceliyor. Dikkat edin, hepsinin ortak paydası insan sağlığı ve beslenme. Sabri Ülker Vakfı’nın misyonuyla bu kadar örtüşmesi tesadüf değil.

Maria Elsa Pando San Martin patates kabuğu gibi çöpe atılan şeylerden yola çıkıyor. Onlardan elde ettiği nişastayla, yaşlıların B12 vitaminini daha kolay emmesini sağlayan, ağızda eriyen dil altı filmleri üretiyor.Hem yutma güçlüğü çeken yaşlılara çözüm, hem de tarımsal atığa ikinci bir hayat. Cesarettin Alaşalvar ise kolesterol düşürücü bitkisel sterolleri, yağ bazlı olmalarına rağmen berrak ve suda çözünen fonksiyonel çay haline getirmeyi başarmış. Klinik çalışmayla kanıtlanan, patenti alınan, rafa inen bir üründen bahsediyoruz. Yıllar önce sorulan çıktı ne olacak, sorusuna güzel bir cevap bu, ama merakla başlayıp yıllar süren bir çalışmanın sonunda gelen bir cevap.

Aydan Bulut Karslıoğlu’nun araştırmasında embriyoların daha birkaç hücreden oluşmuşken bile çevrelerinin farkında olduğunu söylüyor: Annesel ve çevresel koşullara bağlı olarak embriyo, gelişimini yönlendirebilir hem zamanlama hem çeşitlilik açısından. Hücresel uyku dediği olguyu kontrol etmeyi başarmışlar. Üremenin gizemi, kanserin sırları, yaşlanmanın şifresi hep bu temel bilimden çıkacak. Elif Nur Fırat Karalar bunu çok güzel bir metaforla anlatıyor: Hücreyi, içinde birçok parçanın birlikte çalıştığı çok karmaşık bir makine gibi düşünüyorum. Bir mikser bozulduğunda onu tamir edebilmek için önce içinde hangi parçaların olduğunu bilmeniz gerekir.

Konuşulması Gereken Sorunlar

Şimdi gelelim beni en çok düşündüren kısmına. Bu on bir bilim insanının röportajlarını okurken, başarı hikayelerinin arasına serpiştirilmiş yapısal sorunları gördüm. Bu sorunları konuşmak lazım. Çünkü bu insanlar engellere rağmen başarılı olmuş, engeller sayesinde değil.

Gümrük ve ithalat sorunu: Bir bilim insanı, dünyada çığır açabilecek bir araştırma yapmak için gümrük bürokrasisiyle uğraşmak zorunda kalıyor. Biz Yıldız Holding olarak dünyanın her yerinden hammadde getiriyoruz, lojistik zorlukları biliyorum. Ama bir araştırmacının laboratuvar malzemesi için sıkıntı yaşanmamalı!

Temel bilimin anlaşılma zorluğu: Elif Nur Fırat Karalar diyor ki: Mühendislik odaklı ekosistem içinde insanlar soruyor, hocam ürün ne; diyorum ki ortada bir ürün yok, biz bilakis bilgi üretiyoruz. Bu çok önemli bir fark. Temel bilim hemen sonuç vermez. Nobel ödülü alan insanlar çoğunlukla merakla yola çıkmış. Meyve sineğiyle uğraşmış biri nasıl kokladığımızı keşfetmiş. Başka biri kurbağa yumurtalarıyla oynayarak klonlamayı bulmuş. Bilimi merakla çalışmak, sonuç odaklı çalışmaktan çok daha verimli.

Değerlendirme ölçütlerindeki çarpıklık da ele alınmalı!

Bilim iletişimi krizi: Kıvanç Birsoy’un anlattığı örnek çarpıcı. BBC’de çıkan dengeli bir haber Türkiye’de bir gazetede “Kansere çare bulundu” başlığıyla verilebiliyormuş. Sonra insanlardan acil yardım isteyen e-postalar geliyormuş. Kıvanç diyor ki: Aslında ne bulduğumuzu doğru anlatmamış oluyorlar. Bulunan şeyin sadece potansiyel olduğunu, kliniğe gelmesinin yıllar sürebileceğini anlatmak gerekiyor. Türkiye’de bilimi doğru aktaran insanların sayısı az, yanlış yapanların sayısı çok fazla. Bu dengesizlik, toplumun bilime güvenini de sarsıyor.

Fonlama ve sabır sorunu. Bilim pahalı bir iş, büyük bilimsel sonuçlar çoğu zaman uzun süreli, istikrarlı destekle mümkün olur. Kısa vadede ‘hemen sonuç’ beklentisi yerine uzun vadeli düşünmek gerekir. Dört yıllık siyasi dönemlere göre planlanan yatırımlarla 20 yıllık araştırma yapmak mümkün değil.

Bu sorunların sadece bize özgü olmadığını da söylemek lazım. Maria Elsa Pando San Martin Şili’de aynı duvarla karşılaştığını anlatıyor: Araştırmama devam etmek için fon bulamadığımdan dolayı yorulduğum, entelektüel bir kuraklık yaşadığım kritik anlar oldu. Hatta bir ara her şeyi bırakıp kendini başka bir işe vermeyi düşünmüş. Ama vazgeçememiş, çünkü erişilebilir çözümler üreten, topluma dokunan bir bilim yapmak kadar hiçbir şey onu mutlu etmiyormuş.

Gelecek Ne Getirecek?

Bu bilim insanlarına 20 yıl sonra alanınız nerede olacak, diye sorduk. Cevaplar heyecan verici. Kıvanç Birsoy kişiye özel beslenme sistemlerinin geleceğini görüyor. Elçin Ünal yaşlanmak araştırmalarında çığır beklediğini söylüyor: Uzun değil sağlıklı yaşamak önemli, diyor. Tamer Önder kök hücre tedavilerinin özellikle Parkinson, Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklarda umut olacağını düşünüyor. Elif Nur Fırat Karalar kişiye özel tedavilerin 20 yıl içinde çok daha yaygın olacağını söylüyor.

Maria Elsa Pando San Martin ise geleceği bambaşka bir kavramla anlatıyor. “Döngüsel Sağlık” diyor buna. Sağlık sektörünün yalnızca tedavi ederken değil, üretirken de gezegeni gözeteceği bir gelecek.

Yapay zeka konusunda da ilginç bir denge var. Tamer Önder dikkatli: Yapay zekanın bilim yapma biçimini ne kadar değiştireceğini henüz bilmiyoruz. Bilimsel yöntem çok uzun zamandır aynı, derken Elçin Ünal yapay zekanın biyolojide sinerjistik çalıştığını söylüyor ama uyarıyor: “Kafayı kullanmadan yapay zekaya güvenmek büyük tehlike.” Aydan Bulut Karslıoğlu da aynı fikirdeymiş. Teknoloji bir araç, ama soru soran hala insan.

Son Söz

Bu on bir bilim insanının hepsine başarı tanımınız nedir, diye sorulmuş. Aydan Bulut Karslıoğlu’nun cevabı bence hepsini özetliyor: Başarı benim için insanlığın bilgi dağarcığını genişletirken dürüst olmak ve gençlere bir rol modeli olmaktır.

Kıvanç Birsoy: Bir konuda bulduğunuz bir şeyin bir ders kitabına girmesi, bildiğimiz bir bilgiyi biraz daha ileriye götürmesi. Küçüğü büyüğü yoktur, diyor.

Elçin Ünal en kısa ve en derin cevabı vermiş: Sabah kalktığında içinin mutlu ve rahat olması. İşin sonunda elde edilen şeyin değeri, onu yapan insanın huzuruyla ölçülür. Bunu iş dünyasında da unutmamak lazım.

Tamer Önder’in başarı tanımı etkileyici: Başarı yeni bir şey bulmaktır, gerçek ve yeni bir şey. Nature’da, Science’da yayın yapmak gibi metrikler var ama günün sonunda esas istediğimiz şey, insanların işine yarayabilecek bir şey bulmak. Merak ettiği için yapıyormuş, Nobel almak da istemiyorum demiyor ama motivasyonu meraktan geliyormuş.

Ebru Erbay’ın kapanış mesajı: Eğer hayatta kendine anlam ifade eden bir şeyin peşinden gitmiyorsan, mutsuzluk ile karşılaşmak ihtimalin çok fazla. 20’li, 30’lu yaşlarda koşturduğun için fark etmeyebilirsin. Ama emin ol, 40’ta, 50’de hüzün senin kapını çalar.

Elif Nur Fırat Karalar: Başarının tek bir kalıbı yok. Hayat da bilim de tek bir doğru yoldan ilerlemiyor. Gençlerin kendilerini hazır kalıplara uydurmaya çalışmak yerine, kendi yollarını cesaretle kurabileceklerini bilmelerini isterim.

Kıvanç Birsoy gençlere en samimi tavsiyeyi veriyor: Hobinizin aynı zamanda işiniz olması kadar güzel bir şey yok. Ben emekli olmak istemiyorum. Beynim bana izin verdiği sürece yaptığım işi yapmaya devam edebilirim. Bu işini tutkuyla yapan insanların ortak özelliğidir. Emeklilik diye bir kavram düşünmüyorlar, çünkü yaptıkları iş zaten hayatları olmuş.

İşte bu bilim insanları, bu on bir insan Türkiye’nin ve dünyanın en sermayesi, bulduklarını paylaşmak istiyorlar. Onlar bilim yapacak. Biz ise ortam, imkan sağlayacağız. Sorunlarını çözmek bize düşüyor.

Sabri Ülker Vakfı bu ödülle 11 yıl önce küçük bir adım attı. Vakıf başkanımız Yahya beyin söylediği gibi: Gelecek birlikte üretenlerin olacak. Bilim varsa umut vardır.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23