Gazetemiz okurlarından Oktay Yüksel \ Afyonkarahisar, "Laiklik Kimin İçin, Neye Karşı?" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.
Türkiye’de laiklik tartışması bitmiyor. Bitmiyor çünkü yıllardır kavramın kendisi değil, yorumu dayatılıyor. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi ve onun siyasal mirasını sahiplenen çevreler, laikliği çoğu zaman bir özgürlük ilkesi olmaktan çıkarıp bir baskı aracına dönüştürdü.
Oysa Mustafa Kemal Atatürk laikliği yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması olarak tanımlamaz; aynı zamanda vicdan, ibadet ve inanç özgürlüğü olarak ifade eder. Yani laiklik, devleti din karşısında tarafsız kılar; dindarı kamusal hayattan tasfiye etmez.
Peki Türkiye’de yaşanan pratik hep böyle mi oldu?
Başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında bekletildiği, “ikna odaları”nda psikolojik baskıya maruz bırakıldığı yıllar hâlâ hafızalarda. İnancı gereği örtünmek isteyen genç kızlara “laiklik elden gidiyor” denildi. Asker evladının yemin törenine katılmak isteyen anneler kıyafetleri nedeniyle içeri alınmadı. Orduevlerinde başörtülü annelerin düğünlere kabul edilmediği sahneler bu ülkenin gerçeği oldu. İbadet eden bir askerin mesleğinden uzaklaştırıldığı dönemler yaşandı.
Bütün bunlar laiklik miydi?
Laiklik, bir inancı kamusal görünürlükten silmek midir? Eğer devlet tüm dinlere eşit mesafede olacaksa, neden hassasiyet söz konusu olduğunda hedef çoğunlukla İslam oldu? Neden başka inançların kültürel pratikleri “özgürlük” sayılırken, Müslümanların görünürlüğü “rejim tehdidi” olarak sunuldu? Cadılar Bayramı kutlamalarına hoşgörü gösterilirken, bir okulda ilahi okunmasına tahammülsüzlük gösterilmesi toplumda çifte standart algısını güçlendirdi. İnsanlar şunu sormaya başladı: Laiklik gerçekten tarafsız mı, yoksa belirli bir hayat tarzını koruma refleksi mi?
1999’da Meclis’te yaşanan ve Merve Kavakçı üzerinden yürüyen kriz, hafızalara kazınmış bir başka örnek. Seçilmiş bir milletvekilinin inancı nedeniyle Meclis’ten çıkarılması, kadın hakları ve temsil söylemleriyle nasıl bağdaştırılabilir? Kadınlara seçme ve seçilme hakkından söz ederken, inancı nedeniyle seçilmiş bir kadını dışlamak hangi demokratik ilkeye sığar?
Bugün gelinen noktada sorulması gereken daha temel bir soru var: Devletimizdeki iş ve işlemlerin hangisi İslam dinine göre yürütülüyor? Yasama organı tarafından çıkarılan, yazılı, genel, sürekli ve soyut hukuk kurallarının hangisi Kur’an’da birebir yer alıyor? Hangi kanun “İslam’a göre yapıldı” denilerek uygulanıyor? Medeni hukuk mu? Ceza hukuku mu? Ticaret hukuku mu? İcra-iflas sistemi mi? Vergi mevzuatı mı? Hangi düzenleme doğrudan dini hükümlere dayandırılıyor da bu kadar “laiklik elden gidiyor” söylemi dolaşıma sokuluyor?
Gerçek şu ki Türkiye’de yürürlükte olan hukuk sistemi modern, pozitif ve seküler temellere dayanıyor. Yasalar parlamentoda yapılır, Resmî Gazete’de yayınlanır ve yürürlüğe girer. Hiçbir yasa “ayet referanslı” çıkarılmıyor. Hiçbir mahkeme kararını “ilahi hüküm” gerekçesiyle vermiyor.
Buna rağmen laiklik sürekli bir alarm düğmesi gibi kullanılıyor. Ne zaman mütedeyyin kesim kamusal alanda görünür olsa, ne zaman inancına uygun bir yaşam talebini dile getirse, birileri hemen “laiklik tehlikede” söylemine sarılıyor. Laiklik, sıkışıldığında seküler kesimin mütedeyyin kesimi dövme sopasına dönüşüyor.
Oysa laiklik gerçekten tarafsızsa, hem inançsızın hem inananın güvencesi olmalıdır. Devlet dine karışmamalı; ama aynı şekilde dindarın hayatına da müdahale etmemelidir. Laiklik bir ideolojik tahakküm aracı değil, özgürlük zemini olmalıdır.
Bugün toplumun önemli bir kısmı şunu söylüyor: Biz kimseye yaşam tarzı dayatmıyoruz. Ama bize de dayatılmasın. İnancımızı kamusal alanda görünür kıldığımızda tehdit gibi gösterilmeyelim.
Belki de asıl mesele şudur: Laiklik bir özgürlük ilkesi olarak mı savunuluyor, yoksa belirli bir elit anlayışın toplumu şekillendirme aracına mı dönüştürülüyor?
Bu soruya samimiyetle cevap verilmeden, Türkiye’de laiklik tartışması bitmeyecek.