Gazetemiz okurlarından Murat Karaosmanoğlu 'Kur'an'ın iki müfessiri' başlıklı yazısını bizimle paylaştı.
Bu yazıda, Kur’an’ın anlaşılmasına dair akla gelebilecek en temel meseleyi kök bilgiyi vererek izah etmeye çalışacağız. Apaçık olan bu Kitab niye tefsiri gerektirir ve bu eylemi kim gerçekleştirecektir? Bu mesele yalnızca günümüz insanının kafasında soru işaretleri uyandıran bir mesele değildir elbette. Kur’an’ın Resulullah’ın kalbine indirilip mübarek dudaklarından çağladığı zamanlarda dahi, gerek icazı, gerekse her zaman ve zemine hitap eden evrenselliğinden dolayı tam anlaşılmama gibi durumlar ortaya çıkıyordu. Bunun belki de en temel nedeni, insanı dönüştürmeden önce zihninin ve elbette ki dilin dönüştürülmesi gerekliliğindendi. Arapça, yüzlerce yıl Cahiliye karanlığının etkisinde kalmasından dolayı, bu diriltici soluğu aktarma kabiliyetini taşımanın çok uzağında kalmıştı. Bunun için önce ‘bilindik’ dilin dönüşmesi gerekecekti. Bu dönüşüm eyleminden etkilenenler, ilk akla geleceği üzere sadece eğitimi zayıf sahabeler olmadı. Bilakis, Hz. Ömer, Hz. Ayşe gibi eğitimli ve zeki muhataplar bile bu ‘yeni dil’ karşısında zaman zaman aciz kaldılar. Böyle zamanlarda ilk başvurulacak müfessir elbette Hz. Muhammed oluyordu.
İsterseniz önce temel kavramlardaki dönüşüme dair sadece birkaç çarpıcı misal verelim:
SALAT: Cahiliyede, dua etmek, tebrik etmek veya birinin peşine takılmak anlamında, iken belirli rükünleri (kıyam, rüku, secde) olan, vakitleri belirlenmiş temel ibadete dönüştü.
KÜFÜR: Bir şeyi örtmek, gizlemek. (Örneğin: Tohumu toprağa gömen çiftçi). Küfür ve Kâfir kelimelerindeki anlam dönüşümü ise çok daha vurucu oldu. Küfür, Allah’ın varlığını, birliğini veya ayetlerini bile bile inkâr etmek, hakikatin üzerini örtmek anlamını kazanırken, eskinin çiftçisi, hakikati örtenlere inkılâb etti.
MÜNAFIK: Bu kelime adeta Kur’an’ın literatüre hediye ettiği teknik bir terimdir. “Nâfika” (tarla faresinin tehlike anında kaçmak için kullandığı gizli ikinci çıkış) kökünden mülhem; bir kapıdan girip (Müslümanlık), başı sıkışınca diğerinden çıkan (İnkâr) ikiyüzlü tipolojiyi tanımlar hale evrildi. Şimdi de zeki ve eğitimli sahabelerin âyetler karşısında nasıl zorlandıklarını görelim:
1. “Siyah İplik ve Beyaz İplik” (Bakara, 187)
Orucun başlama vaktini (imsak) anlatan “Siyah iplik beyaz iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için” ayeti indiğinde, sahabeden Adiy b. Hatim (r.a.), yastığının altına biri siyah diğeri beyaz iki ip koyup beklediğini, ancak iplerin rengi değişmeyince durumu Peygamberimize sorduğunu anlatır. Peygamberimiz (s.a.v.) gülümseyerek, buradaki kastın gerçek ipler değil, “gecenin karanlığı (siyahlık) ile şafağın aydınlığı (beyazlık)” olduğunu açıklamıştır.
2. “Zulüm” Kavramı ve İman (En’âm, 82)
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar...” ayeti indiğinde sahabeler büyük bir endişeye kapıldı. “Hangi birimiz kendine zulmetmez ki?” (yani hangimiz günah işlemez ki?) diyerek Peygamberimize gittiler. Peygamberimiz buradaki “zulüm” kelimesinin genel günahlar değil, Lokman Suresi’nde de geçtiği üzere “şirk” (Allah’a ortak koşmak) olduğunu belirterek onları rahatlatmıştır.
2.”Abese” ve “Ebben” Kelimesi (Abese, 31)
“Meyveler ve eb...” ayetinde geçen “Eb” kelimesinin anlamı hakkında Hz. Ömer (r.a.) minberde ayeti okurken duraksamış ve “Meyveyi (fâkihe) biliyorduk ama ‘Eb’ nedir?” bilmiyorduk, demiştir. “Eb”, hayvanların yediği “çayır, mera, otlak” anlamına gelmektedir.
4. “Hangi Mal Daha Hayırlı?” (Tevbe, 34)
“Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele” ayeti indiğinde sahabeler, “Eyvah, artık hiçbir şey biriktiremeyeceğiz” diyerek endişelendiler. Hz. Ömer, halkın bu korkusunu Peygamberimize iletti. Peygamberimiz, ayetin amacının helal kazancı yasaklamak değil, zekatı verilmeyen malı eleştirmek olduğunu açıkladı ve en hayırlı hazinenin; “zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve imanda yardımcı bir eş” olduğunu öğretti.
Buraya kadar Efendimizin tebyin yani Kur’an’ı açıklama memuriyeti kısmını izaha gayret ettik. Şimdi ikinci müfessire geliyoruz. Kur’an’ın bizzat kendisine! Kur’an-ı Kerim’in kendi kendini tefsir etmesi yöntemi, İslam literatüründe “el-Kur’an yufessiru ba’duhu ba’da” (Kur’an’ın bir kısmı diğer bir kısmını tefsir eder) ilkesiyle bilinir. Bu yöntem, tefsir ilminin en güvenilir ve ilk basamağı kabul edilir. Kur’an’ın kendi bütünlüğü içinde bir açıklama ve beyan kitabı olduğunu vurgulayan temel ayetler şunlardır:
1. Kur’an’ın “Beyan(Açıklama) Olduğuna Dair Ayetler: Bu ayetler, kitabın kapalı noktaları kendi hâline bırakmadığını ve bizzat açıklayıcı olduğunu belirtir: Nahl Suresi, 89. Ayet: “...Sana bu Kitab’ı, her şey için bir açıklama (tibyânen likulli şey’in), bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” Kıyâme Suresi, 19. Ayet: “Sonra onu açıklamak (beyânuhu) da şüphesiz bize aittir.” (Bu ayet, Kur’an’ın anlaşılmasının ve açıklanmasının bizzat Allah’ın muradı ve garantisi altında olduğunu ifade eder.)
2. Ayetlerin Farklı Biçimlerde Tekrarlanması (Tasrif): Kur’an, bir konuyu bir yerde özet geçerken başka bir yerde detaylandırır. Bu usule “tasrif” denir: En’âm Suresi, 65. Ayet: “Bak, anlasınlar diye ayetleri nasıl değişik biçimlerde açıklıyoruz (nusarrifu’l-âyât).” İsrâ Suresi, 41. Ayet: “Şüphesiz biz bu Kur’an’da, öğüt almaları için (gerçekleri) türlü şekillerde açıkladık (sarrafnâ)...”
3. “En Güzel Tefsir” Vurgusu:
Kur’an, kendisine yöneltilen itirazlara veya sorulara en doğru cevabı yine kendisinin verdiğini belirtir: Furkân Suresi, 33. Ayet: “Onların sana getirdiği hiçbir temsil yoktur ki, biz sana gerçeği ve en güzel açıklamayı (ahsene tefsîrâ) getirmiş olmayalım.”