İşte zulmün belgesi
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
28 Şubat mazlumları, yaşadıkları işkence dolu yılları gazetemize gönderdikleri mektupla anlattı. Sırf İslami kimlikleri sebebiyle henüz 18 yaşında iken FETÖ’cü yargı tarafından zindana atılan Abdülselam Durmaz, Mahmut Uyan, Ahmet Şat ve Şevket Baytap; Filistin askısı, elektrik verme, asitli ve tazyikli su gibi türlü işkenceye tabi tutulmuş.
Hem manevi değerlere saldırı hem de insan hakları anlamında Türkiye’nin tarihine kara bir leke olarak geçen 28 Şubat darbesinin hayat karartan zulümleri hâlâ devam ediyor. Akit; henüz 18 yaşında zindanlara atılan Abdülselam Durmaz, Mahmut Uyan, Ahmet Şat ve Şevket Baytap; Filistin askısı, elektrik verme, vücuda asitli su dökme ve tazyikli su gibi kan donduran işkencelere tabi tutulduğunu ve yaşadıkları hukuk skandalını gözler önüne seriyor. Türlü türlü işkencelere maruz bırakıldığı raporlarla sabit olan mazlumların suç duyurusunu inceleyen İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, takipsizlik verdiği bildirildi.
SAVCILIK: BİZ NASIL BİLELİM?
İslami Hareket Örgütü üyesi olduğu iddiasıyla zindanlara atılan ve cezaevinde üniversite bitiren, kitap yazan Durmaz, Uyan, Şat ve Baytap’ın yaşadıkları zulüm tüyler ürpertti. 1994 yılında 15 gün boyunca emniyet gözetiminde türlü işkenceye maruz kalan mazlumların işkenceci polisleri hakkında yaptığı suç duyurusu takipsizlik sonuçlandığı belirlendi. İşkencenin üzerinden bir hafta geçmeden jet hızıyla gerekçeli kararını açıklayan İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “garabet dolu” 1994/10726 nolu kararında, skandal ifadelerin yer aldığı görüldü. Adli Tıp Kurumu’nun “iş göremez” raporuna rağmen takipsizlik kararı veren Başsavcı Alim Uygur’un kararında şöyle denildi: “Yapılan muayeneleri sonunda vücudun muhtelif yerlerinde iki gün iş ve güçten kalacak şekilde belirsiz ve kabuklanmış ekimoz tespit edildiği, müştekilerin alınan ifadelerinde gözleri kapalı olduğu için dövenleri göremediklerini, isimlerini de bilmediklerini beyan etmişlerdir.”
25 Temmuz 1994 tarihli savcılık kararında, “Kişilerin gözetimden savcılığa sevkleri sırasında alınan raporlarından darp ve cebir izine rastlanmamıştır. Soruşturmanın bu aşamasına göre, müştekilerin işkence gördüklerine dair delil elde edilemediğinden kovuşturma icrasının yer olmadığına karar verildi” deniliyor.
“İŞKENCEDEN ACİLE KALDIRILDIK”
Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve Ergenekon Terör Örgütü’nün (ETÖ) 28 Şubat döneminde gerçekleştirdiği kumpaslar sonucu içeri atılan mazlumlar yaşadıkları işkence dolu zamanları gazetemize gönderdikleri mektupla anlatmıştı. Cezaevinde lisans ve ön lisans olmak üzere iki üniversite bitiren şimdilerde ise ilahiyat alanında yüksek lisans yapan Ahmet Şat, şunları anlatıyor: “Yoğun işkenceden sonra acilen kaldırıldığımız hastanede bize yoğun serum takviyesi yapılmaktaydı. Polisler farkına vardıkça serumları sonuna kadar açmasına rağmen, o hemşire her defasında bir fırsatını bulur, etrafta işi varmış gibi yapıp o serumu kısmaya çalışırdı. Hem onu hem de durumumuzu ağır gördüğü için sağlam raporu imzalamayan, bir grup polis tarafından yanı başımızda tehdit edilince, mahzun gözlerle bize bakan, sonra o raporu imzalayan doktoru hiç unutmuyoruz. Onları hep hayırla yâd ediyoruz.”
“İÇ ORGANLARIM PATLIYORDU!”
Yine cezaevinde 3 kitap yazan aynı zamanda 2 üniversite bitiren Abdülselam Durmaz ise, zulüm dolu yıllara şöyle aktarıyor: “İşkence odasında bir adam yanıma gelerek, ‘Daha 20’sine yeni basmış, manken gibi bir gençsin. Yani ömrünün baharında bir sakatlık bir kaza yaşamanı istemem. Ben de elhamdülillah inançlı biriyim. Daha yeni cuma namazından geldim. İnan bana boşu boşuna sana eziyet etmek istemiyorum’ dedi. Ben de anlatacak bir şeyim olmadığın söyleyince göğsüme asit dökmeye başladılar. Sonra da sol ayağımın küçük parmağına bir kablo bağlandı. Elektrik akımı vücuduma akmaya başladığı anda, şiddetle sarsıldım. Kasıldıkça kasılıyordum. Gözlerim, yuvalarından fırlayacakmış gibiydi. Kablo başımda, yüzümde, göğsümde ve vücudumun tamamında, özellikle de hassas bölgelerde yavaş yavaş dolaştırılıyordu. Artan akımla birlikte iç organlarım patlayacakmış gibi göğsümü sıkıştırıyor, nefes alamaz hale geliyordum. Tam kendimden geçmeye başladığım anda da duruyorlardı.”

