Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal 'Hukuk ve yanılgı (5)' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı;
Bağımsız Yargıyı Ele Geçirmek!
Hukuk ve Yanılgı seri yazılarını bitirmişdim. Tam bu sırada mahkemeden bir tebligat geldi. Atatürk'e hakaretten (5816 s.k.) hakkımda dava açılmış fakat beraat etmiştim. Savcı bey bu kararı beğenmediği için istinafa gitmiş. Yani, "bu adamı Atatürke hakaretten mahkum edin" diye ısrar ediyor!
Savcının suç isnadı şu; Sosyal medya hesabımda, bir Anıtkabir görseli altına yazmış olduğum; " Madem Türkiye laik bir ülkedir, Ankaraya neden bir Yunan tapınağı yapıldı?" Görüldüğü gibi 9 kelimelik bir cümlede ne Atatürk ismi ne de resmi var. Sadece Anıtkabir görseli altında tek cümle var, fakat o da Anıtkabir mimarisine yönelik bir değerlendirme. Atatürk, hele ki, hakaret sözkonusu dahi edilmemiş!
Anıtkabir mimarisi, Mustafa Kemalin tercih ettiği veya vasiyet ettiği bir tarz değil. Ölümünden 13 yıl sonra DP hükümetinin açtığı bir kabir. Elbette başka bir mimari tarz düşünülebilirdi. Kim diyebilir ki, en ideali ve muazzamı budur ve üzerine laf söylenemez. Farz-ı muhal, Atatürk sağlığında böyle bir mezar çizmiş ve bırakmış olsun! Yine de mimari tercihler, estetik, kültürel, tarihi, beğenilere açıktır ve beğenmeyenler de olabilir. Beğenmemek hakaret addedilemez!
Belki, "Yunan tapınağı" sözü bir alınganlığa yol açabilir. Fakat bundan kastedilenin mimari tarz olduğu ve burada antik Yunan ibadetleri yapılmadığı da şüphesizdir. Kaldı ki, Yunan mabedleri (Panteonlar) öyle etkileyici olmuştur ki, Batı'daki pek çok adliye binası ve kabir bu tarzı benimsemiştir. Estetik bir otoritesi vardır ve bence de güzeldir! Güzel bulmasam ve bu tarz çirkindir demiş olsam dahi, bunun Mustafa Kemal'le hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü kendi tercihi değildir.
Burada ifade özgürlüğü çerçevesinde tamamen mimari/estetik bir kısacık değerlendirme var o kadar! Esasen Atatürkten çok sonra ve mimarların ve tercih eden yetkililerin bu tasarrufunu tenkit etmek, Kemalizm ve 6 okun esası demek olan etno-seküler ideoloji bakımından bir eleştiridir. Seküler (laiklik) bakımından soruyorum. Laisizm dinler arasında tarafsızlık ve dine mesafe anlamına gelirken, neden bir dini mimari tercih edilmiş, diğer dini mimarilerden üstün tutulmuştur?
Etno yani ulusalcılık bakımından ise konu daha da çetrefilleşir. Ulusalcılık, 6 oktaki milliyetçilik; mimari, müzik, kültür, estetik, her bakımdan geleneksel/ milli hars özelliklerinin korunması ile yabancı kültür ve medeniyetlerden ayrışmak demektir. Kemalizmi, 6 okun özü etno-sekülerizm kısaca budur. Tarihteki Türk büyüklerinin anıt mezarları Selçuklu (Kümbet) ve Osmanlı döneminde farklılaşır fakat Panteon'lara hiç benzemez. Halbuki Türkler Anadolu ve Rumelide bunun en güzel örneklerini yıllardır biliyorlar. Selçuklular, Osman Gazi, Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülhamit anıtmezarları ortadadır.
Ayrıca büyük şef, muasır, modern, çağdaş, yeni bir Türkiye hedeflemiştir ki, antik Yunan ve Roma tarzı taa milattan öncesinin tarzıdır. Atatürk görseydi muhtemelen itiraz eder, gerici bulurdu! Belkide bulmaz beğenirdi! Herhalükarda sonrakilerin mimari bir tercihini mutlaklaştırmak, eleştireni tahkir ile suçlamak, zorlama bir yorum ve yorum yoluyla suç ihdas etmektir.
Kanun; "Atatürkün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse..." diyor. Anıtkabir ise onun döneminden bir "hatıra" veya onun tercihi, vasiyeti değildir ki, neden Türk mimari tarzı tercih edilmedi? demek hatırasına bir hakaret sayılabilsin? Bilakis onun esas hatırası ulusalcılık bakımından haklı bir tenkiddir.
Efendim, bu tenkid bize göre haklı değildir. Buna kim karar verecek? Diyelimki gerçekten haklı bir tenkit değil, ne lazım gelir? Demokratik hukuk devleti ve onun en esaslı gereği "ifade özgürlüğü" bu kadar kolay mı feda edilecek?
İstinaf talebinde "somut olayda sanığın paylaşım sitesinde yunan tapınağı ve ATAPUT şeklinde yazılı paylaşım şeklindeki sözlerinin açıkça hakaret niteliği taşıdığı..." diye bir gerekçeye yer verilmiş. Bu ilk okunduğunda benim kısa cümlemde geçmeyen ATAPUT ilavesinin savcılıkça yapıldığı kuşkuşunu doğuruyor. Fakat dikkat edildiğinde, öyle olmayıp, sayın savcının aslında bir Yargıtay kararını alıntıladığı anlaşılıyor! Tüm istinaf delili (gerekçesi) de bundan ibaret. Ancak burada da savcının bizim olayla ilgisiz bir ATAPUT'lu ibareye istinad ettiği gibi bir garabet ortaya çıkıyor. Yani sayın savcı, sayın mahkemenin isabetli, haklı, hükmünü istinaf ederken bir gerekçe bulmakta zorlanmış, somut ve hukuki bir getekçe bulamamış!
Önceki seri yazılarda, yargının hiçkimse tatafından ele geçirilmemesi ve olabildiğince bağımsız olmasının hayati önemini vurgulamıştık. Fakat eskiden beri her iktidara yapılagelen "yargıyı ele geçirdiler" ithamı burada suya düşüyor! Zira, mevcut hükümet yargıyı ele geçirmiş olsaydı, yorum yoluyla ve suçun kanunilik (tipiklik), hatta diğer unsurlarını da ihlal eden böyle zorlama bir dava ve zorlama bir istinaf talebi olmaz, mesnetsiz, hukuksuz bir gayretkeşlik yapılmazdı! Çünkü hiçbir siyasi iktidar vatandaşlarının böyle haksız uygulamalarla rahatsız edilmesini istemez, istememelidir. Vatandaş bu tür haksızlıkları hükümetten bilir çünkü!
Merhum Özal, TCK 141, 142 ve 163. Maddeleri yürürlükten kaldırarak gereksiz, gerekçesiz, birçok mağduriyete yol açan bu ifade özgürlüğü engellerini ortadan kaldırmıştı. Türkiye hiçte irtica, laiklik karşıtı eylemler ve komünist bir kalkışmayı bırakın, böyle bir hareketlenmeyi de yaşamamıştı. Faşist İtalyan Ceza Kanunundan müktebes bir tarihi hata, tarihe gömülmüştü. Günümüzde "Şapka İktisası Hakkında Kanun"un metrukiyeti gibi. CHP ve ADD üyeleri dahi şapka takmıyorlar, kimse idam edilmiyor, kimselerin başına çiviyle şapka çakılmıyor! Zira şapkanın menşei Avrupa'da da, o zamanki moda artık tamamen demode.
28 Şubat postmodern darbe döneminde avukatlığını yaptığım gazete yazarları ve sahibi devamlı "Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik suçundan" takibata uğrar bazısı da mahkum olurlardı. "Deprem İlahi bir ikazdır, başörtüsü yasağı, kanunsuz bir zulümdür" dedinmi meşhur 312. md. karşına çıkardı. Yorum yoluyla, zorlayarak suçlar icad edilirdi. Genç bir avukat olarak çaresizdim, bunalıyordum. O sırada kendisi hukuk profesörü olan DSP'li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk; "Mahkemeler, eski 163. md. yerine yorum yoluyla suç ihdas ediyorlar" tespitinde bulunuyor ve yakınıyordu. Acaba DGM'ler talimatlandırılıyorlar mı? diye sorardım kendime! Sonra şuna karar verdim. Böyle bir talimatlandırmaya gerek yok. Ankara'da Hakim ve Savcılara verilen general birifinglerinde kanunlarda hiç olmayan "irtica" mefruz suçu, maymuncuk gibi her kapıyı açabiliyor ve cezalandırabiliyordu. Postmodern darbeciler karar vermişler, general Çevik Bir de ilan ediyordu. "İrtica PKK'dan bile tehlikeli ilk tehditti!" Kanunlarda hiç yeri olmasa bile! Bu duruma, brifing kriminalizasyonu, zorlamalı sosyal atmosfer linci (hukuku), konjonktürel siyasallaştırılmış hukuk atakları gibi isimler takardım. Yargı tek parti döneminden, Seyfi Oktay, Mehmet Moğultay zamanında alınan CHP kadrolarından, hakim ve savcılarca ele geçirilmiş olmalıydı! Acaba, yargıyı mevcud hükümetin ele geçirmesi durumu olursa, hukuk ihlallerini azalır, savcılar daha özenli olurlar mı?
Özgür Özel Başsavcı Akın Gürlek'i tehdid ediyordu. Şimdi ise Adalet Bakanı Akın Gürleği tehdit ediyor; "İktidara geldiğimizde bakanı yargılayacağız, hesap soracağız." Bu Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer bakanlar için de çok söylendi. Şimdi cezaevinde mahkum Selahaddin Demirtaş, Erdoğana; "Korkma seni asmayacağız adil yargılayacağız" dedi. Demirtaş, Özel ve diğerleri, iktidar olduklarında Cumhurbaşkanı ve Adalet bakanını nasıl yargılayacaklar? İktidar olunca yargı da senin eline mi geçiyor? İktidar demek, aynı zamanda yargıda da iktidarım demek mi? Yargıyı ele geçirmek mi demek?
Özel ve Demirtaş, iktidar olduğunuzda Cumhurbaşkanı'nı ve Adalet Bakanı'nı yargılayacağız diyorsunuz. Eee onlar 24 yıldır iktidarda ve yargılamalar yapılıyor. Bunlardan şikayetçisiniz ama, gelince biz de yargılayacağız diyorsunuz! Sizin hukuk, adalet, demokrasi eleştiriniz ve vaadiniz bu mu? Selin Sayek Böke ve Gürsel Tekin'de; İktidara geldiklerinde (bu kez şekli bir yargılamaya da gerek duymadan) medya organları ve iktidar yanlısı pek çok şirkete sorgusuz sualsiz el koyacağız vaadinde bulunuyorlardı!
Mevcut iktidar hukuk ve sair konularda elbette pek çok tenkidi hak ediyor. Ben de soruyorum; "benim başıma bu haksız dava niye geldi, bağımsız yargı kanundan da mı bağımsız?" Da, muhalefetin bu vaadleri gerçekten de bir hukuk devleti ve adalet vaadi sayılabilir mi?