Gerçek aşığa beş vakit yeterli gelmez
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Allah'ın ihsân ettiği ilim, irfan, sır ve hikmetleri, kendisine lûtfedilen müstesnâ bir beyan ve îzah salâhiyetiyle kelimelere aksettiren Mevlânâ Hazretleri, bu vasfıyla âdeta bütün Hak dostlarının gönül feyzinin tercümânı mevkiindedir. İşte gönüller sultanı Mevlana Celaleddin'den hikmetli sözler...
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Kıyâmet günü; alacalı öküzler, yani kötü düşünceli kâfirler ve fâsıklar için korkunç bir kurban bayramıdır. O gün, öküzlere ölüm, mü’minlere ise bayram günüdür!”
[Ölümü bir bayram sevinciyle karşılayabilmek için, canı ve malı bu dünyada Hakkʼa kurban kılabilmek lâzımdır. Fânî hayatında canını ve malını Hakkʼa kurban edemeyen, yani ilâhî hakîkatlere râm olamayan, kulluk vazifelerini îfâ hususunda tembellik gösteren, haramlara koşan nefsinin boynunu vuramayan gâfiller için kıyâmet, korkunç bir kurban edilme günü olarak tecellî edecektir. Zira ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir vasıfta çıkacaktır: Kimine bir bayram sabahı mutluluğu, kimine de kâbuslarla dolu bir azap yolculuğu…
Bu sebeple ömürlerimizi, kulluk heyecanı ve âdâbı ile geçirmeye gayret edelim ki; âhiretimiz, ebedî bir bayram günümüz olsun. Yani asıl bayram; mü’minlerin fânî dünyadaki takvâ imtihanından muvaffakıyetle Hakk’ın huzûruna çıktıkları gündür. Nitekim Hak dostları: “Gerçek bayram yeni elbise giyene değil, Allâh’ın azâbından emîn olanadır.” buyurmuşlardır.]
AY GECEYE SABRETTİĞİ İÇİN APAYDIN OLDU
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ay, geceye sabrettiği için apaydın oldu.” “Gül, dikenin arkadaşlığına katlanıp sabrettiği için, ona çok güzel bir râyiha ve latîf bir renk nasîb oldu.”
[Çileyi yudumlamasını öğreten hikmetin başında “sabır” gelir. Çile, aşkın dostu ve yoldaşıdır. Çile ve iptilâlara tahammül, insanı olgunlaştırır.]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Şems -kuddise sirruh- bana bir şey öğretti: «Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!» Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”
[Çile çekenin hâlinden, yine çile çeken anlar. Çilekeşin dostu, yine çilekeştir. Müʼmin, mâtemlerin civârında, yalnızların yanıbaşında olmalıdır.
Hadîs-i şerîflerde buyrulur: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66) “Komşusu açken tok yatan kimse (kâmil) müʼmin değildir.” (Hâkim, II, 15)]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Dostlarınızı sıkça ziyaret ediniz. Çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılarla kaplanır.”
[Enes bin Mâlik t şöyle der: “Rasûlullah -salllalhu aleyhi ve sellem-, din kardeşlerinden birini üç gün göremezse, onu sorardı. Uzaktaysa onun için duâ eder, evindeyse ziyaret eder, hasta ise şifa dilemeye giderdi.” (Heysemî, II, 295) Din kardeşlerinin ziyaretleşmeleri, birbirlerini arayıp hâl-hatır sormaları, küçük şeylerle de olsa hediyeleşmeleri, sıkıntı ve sevinçlerini paylaşmaları; hem Hakkʼın rızâsına hem de kardeşlik, dostluk ve muhabbet bağlarının kuvvetlenmesine vesîle olur. Bunun zıddına, ihmâl edildiğinde ve yeterince emek verilmediğinde ise, kardeşlik gülistânı târumâr olur; ihtilâf, ayrılık ve husûmet dikenleri ortalığı kaplamaya başlar.]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Sağlık, sıhhat, âfiyet ve huzur çağında herkes dosttur. Ama dert çağında, gam vaktinde Allah’tan başka eş dost nerede?!”
[Gerçek dostluk, zor zamanların dostluğudur. Fakat pek çok insan, iyi gün dostudur. Gerçek dostluk, dostunun saâdetini paylaşmaya gönüllü olmak kadar, felâket ânında ıztırâbını paylaşmaya da gönüllü olmaktır. Yine gerçek dostluk, yâr olup bâr olmamak, yani dostunun yükünü çekip ona yük olmamaktır. Bolluk ve rahatlık zamanlarının dostluklarını sahici sanmak, büyük bir hatâdır. Çünkü pek çok insan, menfaatinin dostudur. Bu sebeple zorluklarla denenmemiş bir dostluktan emin olunamaz.]
İNSANLARLA DOST OL
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
[Sâlih dostlar edinmek, müʼmin için tâlihlerin en büyüklerindendir. Zira nefs ve şeytan, kişiyi yalnız iken çok kolay aldatabilirken, sâlihlerle beraber olanlara kolay kolay yaklaşamaz. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte: “Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır.” buyrulmuştur. (Münâvî, III, 470) Dolayısıyla hem sâlihlerle beraber olmak, hem de sâlihlerin bir ve beraber olması, toplumlardaki yozlaşmalardan ve mânevî erozyonlardan korunabilmenin en güzel çâresidir. Bunun aksine, sâlihlerden uzak durup fâsıklarla ülfet etmek de mânevî hayata zehir serpmektir. Zira İmâm Gazâlî Hazretleriʼnin buyurduğu gibi; fâsıklar ve gâfillerle zâhirî beraberlik, zamanla zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik de bir müddet sonra kalbî beraberliğe dönüşür. Bu ise, insanın adım adım helâke sürüklenmesidir. Bunun içindir ki diğer bir hadîs-i şerîfte de: “Yalnızlık, kötü arkadaştan daha hayırlıdır; sâlih bir arkadaş ise yalnızlıktan daha iyidir…” buyrulmuştur. (Hâkim, III, 343; Beyhakî, Şuab, 256/4993)]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.” “Nûr ve kemâli artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.”
[Nitekim Hak dostlarından Süfyân-ı Sevrî -kuddise sirruh-: “Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur. Yine bir gün kendisine: “–Efendim! Namazı birinci safta kılmanın fazîletini anlatır mısınız?” dediklerinde de helâl lokmaya dikkat çekmiş ve: “–Kardeşim! Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun, ona bak! Kazancın helâl olduktan sonra, hangi safta dilersen namazını orada kıl; bu hususta sana güçlük yoktur.” cevâbını vermiştir.]
AMELİ OLMAYAN HİKMETLİ SÖZ
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ameli olmayan hikmetli söz, ödünç alınmış süslü elbise gibidir; bunu böyle bil!..” “Hâl ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir.”
[Nitekim Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- de insanlara tebliğ edeceği hakîkatleri evvelâ ve bizzat kendi hayatında tatbik ederek en güzel bir fiilî kıstas, mükemmel bir numûne-i imtisal olmuştur. Oʼnun hâli kāline, özü sözüne mutâbık olduğundan, sözleri gönüllerde tesir bereketine mazhar olmuştur. Zira ancak kalpten çıkan sözler muhâtabının kalbine kadar nüfûz edebilir. Gönülden gelmeyen, yaşanmayan, sırf dilin söylediği sözler ise bir kulaktan girip diğerinden çıkar, hâl ve davranışlarda hayırlı bir tesir hâsıl edemez. Âyet-i kerîmede buyrulur: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?!” (es-Saff, 2)]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın.”
[Bu dünyaya Hakkʼa kulluk için geldik. Mâlûm olduğu üzere Kurʼân okumak ve namaz kılmak gibi kulluk tezâhürleri, abdestsiz olarak icrâ edilemez. Hiç bozulmayacak olan abdest ise, müʼminin son nefesine kadar “kulluk şuuru”nu muhafaza edebilmesidir.]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin.”
[Bir namazın kılınma süresi takrîben on-onbeş dakikadır. Sonrasında ise kalbin namazdaki gibi muhafaza edilmesi lâzımdır. Zira muhafaza edilemeyen kalp, gaflete dalar; bir zaman sonra fahşâ ve münkere / hayâsızlık ve ahlâksızlıklara doğru kayabilir. Hâlbuki hakkıyla kılınan bir namaz, kulu fahşâ ve münkerden alıkoyar. Demek ki ibadetlerin makbûliyetinin alâmeti, ibadetten sonraki hâlin de ibadetteki gibi olmasıdır. Bu yönüyle Hak âşıklarının namazı dâimîdir, onlar her nefes Hakkʼın huzûrunda oldukları şuuruyla yaşamaya gayret ederler.]
AŞIĞA BEŞ VAKİT YETMEZ
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister.” “Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?”
[Namazın en büyük lezzeti, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmak ve Oʼnunla beraber olmaktır. Nitekim âyet-i kerîmede; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyrulmuştur. İbadetlerin mânevî zevki, maddî zevklerle kıyas edilemez. Nitekim tâcını-tahtını terk edip ilâhî aşk deryâsına dalmış olan İbrahim bin Edhem Hazretleri buyurur ki: “İlâhî muhabbetteki vecd ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.” Nefsânî lezzetlerin alâmeti, tadılınca arzu ve hevesin sönmesidir. Mânevî lezzetler ise tadıldıkça daha büyük bir şevkle arzulanır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakʼla gerçek bir mülâkat hâlinde kılınabilen bir namaza doyum olmaz. Bunun içindir ki Hak âşıkları, namazdaki o vuslat hâlinin bitmesini hiç istemezler.]
Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Ey kardeş! Sen, tefekkür ile hayat bulmalısın… Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün!”
[Akıl ve kalp, sürekli bir şeylerin tefekkürü hâlindedir. Fakat aklı ve kalbi dâimâ Hakkʼın râzı olduğu hususların tefekkürüne hizmetkâr kılmak gerekir. Zira makbul olan tefekkür, nefsâniyet bataklığından zehirlenen değil, rûhâniyet iklîminden feyizlenen tefekkürdür.
Nefsânî ve şeytânî hususların tefekkürü, insanı gaflete sürükler, nefsinin kölesi hâline getirir. Rahmânî ve rûhânî hususların tefekkürü ise, kalplere rikkat verir, ibadetlerde huşûyu artırır, kulu nefsânî ihtiraslardan muhafaza eder, sır ve hikmetler iklîminin seyyâhı eyler.
Nasıl ki bir arabanın deposunu benzin yerine suyla doldurmak, o arabanın motorunu ifsâd ederse, ruhları ihyâ edecek bir tefekkür iklîmine girebilmek için, aklı ve kalbi mâlâyânî ile değil, hikmetle meşgul etmek îcâb eder. Nitekim bayat ve bozuk malzemelerle doldurulan bir tencereden lezzetli bir yemeğin çıkması beklenemez. Bu sebeple, tefekkür dağarcığımız için lüzumlu şeylerle lüzumsuz şeyleri iyi ayırt etmeliyiz.
Nitekim kurtuluşa eren müʼminler hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3) Hadîs-i şerîfte de: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, müslümanlığının güzel olmasındandır.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Zühd, 11)]
Kaynak: Osman Nuri Topbaş