Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu kaleme aldı: Beşten büyük dünyanın sesi
Günümüz dünya siyaseti, artık tekil kriz alanları üzerinden değil; aynı güç merkezlerinden beslenen, birbirine temas eden ve küresel dengeleri doğrudan etkileyen çoklu gerilim hatları üzerinden şekillenmektedir.
Bu çok katmanlı kriz ortamı yalnızca bölgesel istikrarsızlıklar üretmemekte; aynı zamanda uluslararası sistemin meşruiyetini, adalet kapasitesini ve güvenilirliğini de ciddi biçimde tartışmaya açmaktadır.
ABD’nin Gazze, İran, Ortadoğu, Ukrayna, Venezuela ve Grönland bağlamında izlediği politikalar; Çin’in Tayvan ve Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki yaklaşımı; Hindistan’ın Keşmir meselesindeki tutumu; Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanan komşu coğrafyalarla ilişkileri ve Ukrayna topraklarının, Özerk Kırım dâhil yaklaşık yüzde yirmisini fiilen işgal etmesi, bu çok cepheli ve güç merkezli küresel yaklaşımın somut örnekleridir.
Bu politikaların ortak paydası; güvenlik, demokrasi veya istikrar söylemleri altında yürütülmelerine rağmen, esasen seçici, çıkar odaklı ve güç temelli bir anlayışa dayanması olup, bu süreçte uluslararası hukuk çoğu zaman ilke olmaktan çıkarılarak araçsallaştırılmaktadır.
Bu durum yalnızca doğrudan hedef alınan ülkeleri değil; jeopolitik konumu, tarihî sorumluluğu ve bölgesel etkisi nedeniyle Türkiye gibi ülkeleri de doğrudan etkilemektedir.
Dünyanın barış ve güvenliğinden sorumlu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın küresel sistem üzerindeki belirleyici konumu, mevcut düzenin adalet ve temsil kabiliyeti konusundaki eleştirileri daha da derinleştirmiştir.
Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” itirazı, bu bağlamda yalnızca yapısal bir eleştiri değil; aynı zamanda ahlaki ve hukuki bir duruşun ifadesidir.
Türkiye; dünyanın tüm kriz başlıklarına, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler Şartı ve evrensel insan hakları temelinde yaklaşmaktadır.
Dış politikasının merkezine adaleti, hakkaniyeti ve mazlumdan yana durma ilkesini yerleştiren Türkiye, buna karşılık söz konusu kriz alanlarında etkili olan “küçük beş” olarak tanımlanabilecek güç merkezlerinin ve bazı ortaklarının tutumlarının, gerilimleri azaltmak yerine derinleştirdiğini açıkça gözlemlemektedir.
Türkiye’nin temel iddiası açıktır: Dünya yeni kamplaşmalara değil, insan merkezli ve akılcı bir diplomasiye ihtiyaç duymaktadır.
Bu anlayış; Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin çağdaş dış politika pratiğine dönüştürülmüş hâlidir.
Türkiye, sorunların askerî baskı, yaptırım veya vekâlet savaşlarıyla değil; diyalog, müzakere ve karşılıklı saygı temelinde çözülebileceğini ısrarla savunmaktadır.
Aksi takdirde bu gerilimlerin bedeli yalnızca kriz bölgelerinde yaşayan halklara değil, küresel ölçekte tüm insanlığa ödetilecektir.
Dünyanın birçok yerinde sudan gerekçelerle yürütülen seçici müdahaleler, zamanla ülkelerin iç siyasal tercihlerini dış baskılarla yönlendirme çabasına dönüşmüş, bu durum ise uluslararası sistemde derin bir güven erozyonu oluşturmuştur.
Türkiye, bu anlayışı ilkesel olarak reddetmekte; egemenlik ilkesinin ve temel hak ve özgürlüklerin evrensel değerler olduğunu her platformda açık bir dille savunmaktadır.
Öte yandan, silahlanmayı ve nükleer kapasiteyi artıran ülkelerin eş zamanlı barış çağrıları yapması, küresel güvenlik anlayışındaki temel çelişkiyi de gözler önüne sermektedir.
Bu yaklaşım, barışı tesis etmekten ziyade çatışmaları donduran ve kalıcı çözümleri geciktiren bir nitelik taşımaktadır.
Türkiye’nin bu noktadaki farkı; meşruiyetini uluslararası hukuktan alan arabuluculuk kapasitesi ve denge siyasetiyle ortaya çıkmaktadır.
Türkiye, savaşın kaçınılmaz olmadığını; adil ve kalıcı barışın mümkün olduğunu hem sahada hem de diplomasi masasında gösteren nadir aktörlerden biridir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri ile bazı Avrupa Birliği ülkelerinin farklı coğrafyalarda izlediği çıkar merkezli politikalar küresel istikrarı zayıflatırken; Türkiye, tarihinden, medeniyet birikiminden ve vicdanından beslenen dış politika anlayışıyla “kazan-kazan” ilkesini esas almakta, güçlünün değil haklının yanında durmayı stratejik bir tercih olarak benimsemektedir.
BEŞTEN BÜYÜK DÜNYANIN SESİ OLAN
TÜRKİYE; ‘yeni dünya düzeni’ tartışmalarında,
Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın dirayetli liderliği ve sayın Bahçeli’nin bilge desteğiyle, yalnızca bir izleyici değil; söz söyleyen, inisiyatif alan, çözüm üreten; gerektiğinde sahada, gerektiğinde masada olan etkin ve belirleyici bir aktör olarak çok daha net bir biçimde görülmektedir.
