Biz o gençlerin kalbini dolduramadık! K-Pop İstanbul'da meydanları doldurdu
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
İstanbul Festivali kapsamında sahne alan Güney Koreli Kwon Eunbi ve ATEEZ grubuna gösterilen yoğun ilgi, Türkiye'deki gençlerin kültürel yönelimlerini yeniden tartışmaya açtı. On binlerce gencin K-Pop etrafında buluştuğu tablo, “Biz kendi gençlerimize nasıl bir kültür, sanat ve aidiyet dünyası sunuyoruz?” sorusunu gündeme taşıdı. Küresel popüler kültürün etkisi giderek büyürken kültürel erozyon ve yozlaşma tartışmaları da yeniden alevlendi.
İstanbul Festivali'nde Güney Koreli sanatçı Kwon Eunbi ile ATEEZ grubunun konserine gösterilen yoğun ilgi dikkat çekti. Özellikle gençlerin oluşturduğu devasa kalabalık, K-Pop'un Türkiye'de ulaştığı etkiyi bir kez daha ortaya koydu.
Konser görüntülerinin sosyal medyada hızla yayılmasıyla birlikte mesele yalnızca bir müzik etkinliği olmaktan çıktı. Gençlerin kültürel aidiyeti, rol modelleri ve Türkiye'nin kendi gençlerine ne ölçüde güçlü alternatifler sunabildiği tartışılmaya başlandı.
K-Pop'tan “manifest” kültürüne: Gençlik ne arıyor?
K-Pop figürleri ve küresel popüler kültürün ürettiği yeni akımlar artık yalnızca müzik listelerinde değil; gençlerin giyiminden kullandığı dile, sosyal medya alışkanlıklarından güzellik anlayışına kadar birçok alanda kendisini gösteriyor.
Türkiye'de de “Manifest” gibi yeni popüler müzik oluşumlarının gençler arasında karşılık bulması, özellikle sosyal medya çağında kültürel etkinin ne kadar hızlı yayılabildiğini gösteriyor. Burada üzerinde durulması gereken mesele gençleri yalnızca suçlamak değil, “Bu gençler burada ne buluyor ve biz onlara ne sunamadık?” sorusuna cevap aramak.
Küresel kültür endüstrisi boşluğu dolduruyor
K-Pop, tesadüfen ortaya çıkmış bir müzik furyası değil. Müzikten modaya, kliplerden sosyal medyaya kadar bütünlüklü bir popüler kültür endüstrisi olarak gençlerin karşısına çıkıyor. Güçlü görsel dil, dans, hikâye, aidiyet duygusu ve sürekli dijital etkileşim gençleri bu dünyanın içine çekiyor.
Kendi kültürel değerlerini genç kuşakların estetik beklentileriyle buluşturamayan toplumlarda ise bu küresel ürünlerin etkisi daha görünür hale geliyor. Kültürel erozyon ve yozlaşma tartışmasının asıl düğümlendiği nokta da burada: Gençlere yalnızca “Bunu izleme, bunu dinleme” demek yerine onların benimseyebileceği nitelikli alternatifler üretmek gerekiyor.
Kendi kültürümüzü gençlere neden anlatamadık?
Türkiye'nin güçlü bir tarih, edebiyat, musiki, mimari ve medeniyet birikimine sahip olmasına rağmen bu mirasın dijital çağın diliyle genç kuşaklara aktarılmasında ciddi eksiklikler bulunduğu görülüyor.
Gençlerin ruhuna dokunacak müzikten sinemaya, diziden edebiyata, dijital içerikten görsel sanatlara kadar güçlü bir kültür üretimi gerçekleştirilemediği takdirde oluşan boşluğu küresel kültür endüstrisinin doldurması kaçınılmaz hale geliyor. Bu nedenle İstanbul'daki konser kalabalığına yalnızca “Gençler yozlaşıyor” diyerek bakmak, sorunun nedenlerini gözden kaçırma riskini taşıyor.
Batılılaşma tartışmasının tarihi kökleri
Türkiye'deki kültürel kimlik tartışmasının geçmişi Cumhuriyet'in ilk dönemlerine kadar uzanıyor. Erken Cumhuriyet döneminde uygulanan Batılılaşma politikaları; alfabe, dil, musiki, eğitim ve gündelik yaşam üzerinden toplumun kültürel yapısında büyük bir dönüşüm meydana getirdi.
Bu dönüşümlerin toplumun geçmişiyle ilişkisine etkileri bugün de tartışılmaya devam ediyor. Geleneksel musikinin geri plana itilmesi ve Batılı kültür formlarının modernleşmenin göstergesi olarak öne çıkarılması gibi uygulamalar, eleştirmenlere göre toplumun kendi kültürel hafızasıyla arasındaki mesafeyi büyüttü.
“Yerli ve milli” kültür de gençlerin dünyasına girebildi mi?
Batılılaşmaya tepki olarak sonraki dönemlerde geliştirilen “yerli ve milli” kültür söyleminin de genç kuşakların estetik ve duygusal beklentilerine cevap verecek ölçekte güçlü bir kültür endüstrisine dönüştürülüp dönüştürülemediği sorgulanıyor.
Özellikle dijitalleşmeyle birlikte rekabet artık yalnızca televizyon, radyo veya sinemada yaşanmıyor. Bir Türk genci cep telefonunu açtığı anda Seul'den Los Angeles'a kadar dünyanın en profesyonel kültür endüstrilerinin ürünleriyle karşılaşıyor. Buna karşılık yerli kültür üretiminin yalnızca slogan ve yasaklama diliyle hareket etmesi gençler üzerinde kalıcı bir karşılık oluşturmakta yetersiz kalabiliyor.
İran sineması örneği: Taklit etmeden dünyaya açılmak mümkün
Bu noktada İran sinemasının ortaya koyduğu tecrübe dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Kısıtlı imkânlara rağmen kendi toplumunun hikâyelerini, insanını ve kültürel dokusunu özgün bir sinema diliyle anlatabilen İranlı yönetmenler uluslararası alanda önemli başarılar elde etti.
Bu örnek, küresel ölçekte başarılı olabilmek için Batı'yı veya başka bir ülkenin popüler kültürünü birebir taklit etmenin zorunlu olmadığını; kendi hikâyesinden hareket ederek de evrensel bir sanat dili oluşturulabileceğini gösteriyor.
Asıl soru: Biz o gençlerin kalbini neden dolduramadık?
İstanbul'da K-Pop için toplanan kalabalık Türkiye açısından yalnızca bir konser görüntüsü olarak değerlendirilmemeli. Gençlerin hangi müziği dinlediğinden daha önemli olan, hangi dünyaya ait olmak istedikleri ve neden kendi kültürleri içerisinde aynı heyecanı yaşayabilecekleri alanları yeterince bulamadıklarıdır.
Gençleri küresel popüler kültürün pasif tüketicisi olmaktan çıkaracak güçlü bir kültür politikasına ihtiyaç bulunuyor. Bunun yolu gençleri küçümsemekten değil; kendi medeniyet birikimimizi çağın estetik diliyle yeniden üretebilecek sanatçılara, müzisyenlere, sinemacılara, yazarlara ve dijital içerik üreticilerine alan açmaktan geçiyor.
İstanbul'daki tablo bu nedenle önemli bir uyarı niteliğinde: Gençlerin zihnini ve kalbini kendi değerlerimizle, nitelikli sanatla ve güçlü hikâyelerle dolduramazsak o boşluğu başkalarının kültür endüstrileri doldurmaya devam edecek.
KAYNAK: Doğru Haber




