• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Akit’e konuşan TÜRKAD Başkanı Sarı, postalcı kafanın maskesini düşürdü! Anayasayı ancak darbeciler mi yapar!

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Akit’e konuşan TÜRKAD Başkanı Sarı, postalcı kafanın maskesini düşürdü! Anayasayı ancak darbeciler mi yapar!

TÜRKAD Başkanı Avukat Dr. Mehmet Sarı, vesayetçi zihniyetin geçmişte olduğu gibi bugün de milletin iradesini ve demokratik siyaseti hedef aldığını belirterek, “Vesayetçi darbe heveslilerini geçmişte gördük” dedi. Meclis’in anayasa yapma yetkisini reddeden anlayışın ancak ihtilal ve olağanüstülükle anayasa yapılabileceğini savunduğunu vurgulayan Sarı, bu yaklaşımın 1960 ve 1980 darbelerinin zihniyetini yansıttığını söyledi.

İstanbul Barosu’nun 24-25 Ekim 2026 tarihlerinde yapılan 128. Olağan Genel Kurulu’nda yeniden Başkan seçilen Prof. Dr. Ümit Kocasakal ve rakibi Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu’nun konuşmalarında siyaset kurumuna ve yargı mensuplarına parmak sallayarak gözdağı vermesi kamuoyunda büyük tartışmalara neden olmuştu. Ümit Kocasakal, Meclis’in yeni anayasa yapamayacağına yönelik sözler sarf ederken, Kanadoğlu ise “Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yargıçlar, keyfi tutuklama kararı veren sulh ceza hakimleri, sizleri tek tek not ediyoruz. Sizin her kararınızı izliyoruz. Bu kararlarınızı raporluyoruz... Bilsinler ki iki elimiz yakalarında olacak” tehdidini savurmuş, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hakkında resen soruşturma başlatılmıştı. Biz de Türkiye Adalet Araştırmaları Derneği (TÜRKAD) Başkanı Avukat Dr. Mehmet Sarı ile fırsat buldukça kafa çıkarıp siyaset kurumuna tehditler savuran vesayetçileri konuştuk.


 

DARBE HEVESLİLERİNİ GEÇMİŞTE GÖRDÜK

Sayın Sarı, İstanbul 1 No’lu Barosu’nun 2026-2028 döneminde görev yapacak yeni yönetimini belirlemek üzere 24-25 Ekim tarihlerinde düzenlenen 128. Olağan Genel Kurulu yine vesayetçi çıkışlara sahne oldu. Neden oluyor bu tür çıkışlar?

Zaman zaman bu tür çıkışları hep yaşıyoruz ülkemizde, maalesef darbe heveslileri normal yollarda iktidarı, hükümeti bir türlü kazanmayı, seçimi kazanmayı başaramayan bu tür yapıları geçmişte, 2007 cumhurbaşkanlığı seçiminde de gördük. Normal şartlarda o gün Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adaylarında mecliste yapılan yoklamada Abdullah Gül 339 oy almış. Parlamentoya da 361 milletvekili katılım göstermiş. Fakat eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu parlamentonun 3’teki çoğunluğu denen sayı olan 367 milletvekili parlamentoda bulunmadan Cumhurbaşkanı seçme yetkisinin olmadığı gibi aklı evvel bir beyanla o günün şartlarında siyaseti kilitlemek için yol göstermişti. Bu kuyruğa takılan tabiri ise dönemin eski CHP’si Anayasa Mahkemesi’ne başvurup, parlamentoda 367 milletvekili olmadan cumhurbaşkanı seçme yetkisi bu meclisin yoktur diye ifade etmiş, söz konusu seçime ilişkin seçimini iptal istemiş ve neticesinde de gerçekten o günün Anayasa Mahkemesi aynı hukuksuz gerekçelerle aynı vesayet odağı merceği haliyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin oylamayı iptal etmiştir. Ama geçmişte baktığımızda Rahmetli Özal sanıyorum 266 oyla Cumhurbaşkanı seçilmiş. Demirel 244 oyla 4. turda seçilmiş. Benzer hadise parlamentonun bir geleneği var. Yani ilk 2 turda nitelikli çoğunluk sağlanmadığı takdirde son turda salt çoğunluğu alan Cumhurbaşkanı seçilir. Nitekim Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu usul işletilmiş. Parlamento ve seçim geleneği açısından da bir usuldür aslında demokrasilerde bu tür yol ve yöntemler bir usuldür. Yani o tür bir içtihat niteliğine bürünür. Ve dolayısıyla Abdullah Gül’ün de o günün şartlarında aldığı 339 oy nitelikli çoğunluğu sağlamasına rağmen CHP, Sabih Kanadoğlu’nun o günkü görüşü üzerine Anayasa Mahkemesi’ne koştu ve nihayetinde Anayasa Mahkemesi, vesayet odağı merci gibi davranarak “parlamentoda 367 milletvekili hazır bulunmalıydı” dedi. Ve nihayetinde Cumhurbaşkanlığı seçimini iptal etti. En nihayetinde o günün şartlarında yine milletle birlikte hareket eden Sayın Cumhurbaşkanımız seçim kararı aldı ve millete gitti. Milletimiz o gün 2007 seçimlerinde sanıyorum %49 nispetlerine yaklaşan bir oyla tekrardan AK Parti ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin önünü açtı. Yani krizi yine millet çözdü. Şimdi önümüzde bu tür geçmişteki kötü örnekleri kötü referansları hukuk diye bizlere milletin önüne getirmeye çalışan öyle dar kadrolu, kendilerini tabiri caizse yankı odalarının içerisinde dar kapsamlı salonlar içerisindeki gürültülerle alkışlarla, şakşaklarla hukuk diye millete dayatan, bunun özlemini çeken bir anlayış var, bir kafa var, bir yapı var. Maalesef bunlar toplumun önüne de akademik unvanlı olarak çıkıyorlar.


 

“İLLA İHTİLAL NETİCESİNDE ORTAYA ÇIKACAK GAYRİ MEŞRU BİR ZEMİNDE ANCAK ANAYASA YAPILABİLİR” DİYORLAR

Bu kesimler neden sürekli siyaset kurumunu itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar?

Yani Türkiye’nin belki de en büyük kaybı üzüntü duyacağı olay akademisinde entelektüel de toplumun önünde duran kişilerin kafaların dar kalıplar içerisinde dar zihniyetlerin ve kimi kimi zamanda bazı marjinal örgütlerin taraftarı tarafgirliğini yapan sözcüleri gibi hareket eden kimselerle karşılaşmamız. Ve bunların toplumun önünde durması ve toplumun önünde bu tür fikirleri beyan edip kendi dar halkalarındaki, dar salonlarındaki kitlelere bu tür alkışlatmaları ve alkışlar üzerinde de Türkiye’nin gerçekliği, Türkiye’nin demokrasi algısı, Türkiye’nin hukuk gerçekliği bu diye bunu millete dayatması söz konusu. Bakınız meclisin egemenlik haklarını kabul etmeyenler, “Meclis anayasa yapamaz. Meclis anayasayı değiştiremez. Yeni bir sivil bir anayasa gerçekleştiremez kabul edemez. Yani millet adına hareket eden parlamento millet adına karar veremez” diyor. Böyle bir sığ düşünce, bir taraftan da aynı dar kalıplar içinde, “illa ihtilal olağanüstü durumlar ve neticesinde ortaya çıkacak gayri meşru bir zeminde ancak anayasa yapılabilir” diyor.


 

1960 DARBECİLERİNİ, 1980 DARBECİLERİNİ ANLATIYORLAR

O zaman darbe mi çağırıyor bunlar?

Geçmişte bunun bayraktarlığını yapan maalesef çok üzüntüyle karşıladığımız anayasa kürsülerinde kendilerine “anayasa profesörü” diyen bazı şahsiyetler vardı. Bu şahsiyetler toplumun önüne çıkıp; “illa bir ihtilal neticesinde kurucu bir iktidar çıkacak” diyorlardı. Yani birileri kaos karmaşa üzerinden kamusal düzeni devlet otoritesini anarşiyle ya da bir tür yolla bastırıp ortaya bir olağanüstülük çıkaracak ve bu olağanüstülükten kendince kendini kurucu asli iktidar tayin edecek ve nihayetinde de anayasayı ancak o yazacak. Tam karşımıza ne çıkıyor? 1960 darbecilerini anlatıyorlar. 1980 darbecilerini anlatıyorlar. 1960’daki o darbeci kafanın oluşturduğu Temsilciler Meclisi’ni, Milli Birlik Komitesi’ni, 1980’de oluşturdukları o Danışma Meclisi’ni aynı darbeyi yapan belli bir dar zihniyet içerisindeki askerlerin oluşturduğu kitle kurucu iktidar oluyor. Ve bunlar meşru anayasayı yapabilecek asli unsur olarak tayin ediliyor. Böyle bir şey hukuk adına asla kabul edilebilir değildir. Olağanüstülükleri meşrulaştıran bir anlayışı olumlayan bir yapı olarak bu kabul edilemez, anlaşılamaz ve bunlar bir hukuk düzlemi içerisinde ifade edilemez.


 

BUNLAR AÇISINDAN, FETÖ 15 TEMMUZ’DA BAŞARILI OLSAYDI KURUCU İKTİDAR OLACAKTI!

Peki, FETÖ 15 Temmuz darbe girişiminde başarılı olsaydı, onun yaptığı anayasayı bunlar alkışlayacak mıydı o zaman?

Bunların analojisi açısından meseleyi değerlendirirsek FETÖ Allah muhafaza 15 Temmuz’da başarılı olmuş olsaydı o asli kurucu iktidar olacaktı. Onun anayasayı yapma hakkı olacaktı ve dolayısıyla asli kurucu iktidar şartı gerçekleştiği için yeni bir komite teşkil etmek üzere hemen akabinde de tayin ettikleri Temsilciler Meclisi, yeni anayasayı kendilerince yapıp onaylatacaklardı. Nitekim FETÖ’nün 15 Temmuz oluşumu da buydu; “Yurtta Sulh Konseyi” Yani aynen 60 darbesinin, 80 darbesinin organizatörlerinin ifade ettiği gibi dar belli bir grup askerin bir araya geldiği ya da asker görünümlü teröristlerin bir araya geldiği unsurun kurucu asli unsuru teşkil ettiği bir yapı olacaktı. Ama tüm bunlara rağmen biz buradan hülasa buraya gelirsek bu geçmiş alışkanlıkları bu geçmiş kötü Türkiye pratiklerini önümüze getirip millete demokrasi diye hukuk diye işte demokrasinin evrensel temel unsurları diye anlatan, ifade etmeye çalışan böyle bir dar zihniyet dar kalıp ve geçmiş alışkanlıklara sığınan böyle bir vesayetçi kafa var.


 

SİYASET HEVESİ KURSAĞINDA KALAN KOCASAKAL GİBİLERİN DURUMU ORTADA

Bu tür vesayetçi kafaların hâlâ baroları yönetmesi ne anlama geliyor peki?

Aslında şöyle bir durum var ortada: Şimdi toplum içerisinde malum biliyorsunuz ki bu İstanbul 1 No’lu Barosu’nun içerisinde çıkan gürültü, oradaki çıkan patırtı kendi kendilerine ilişkin yapmış oldukları birbirlerine çekmiş oldukları salvoların hepsinde karşımıza aslında geçmişte CHP içerisinde siyasete atılıp, siyasete atılma yönünde hevesi olup o hevesi kursağında kalan Kocasakal gibilerin durumu ortada. Ümit Kocasakal CHP’nin başına geçmek, baronun içerisindeki birkaç bin kişinin alkışı gibi zannetti. Fakat CHP kongre salonuna girince neye uğradığını şaşırdı. Malum 2020’de de İstanbul 2 No’lu Barosu’nun kuruluşu gerçekleştirildi avukat camiasına bir alternatif hak arama özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü bağlamında bir çeşitlilik olması bakımından. O günün şartlarında Ümit Kocasakal baroyu bırakırken, “biz burada sarı barolara karşıyız, biz cumhuriyetin bekçileriyiz, biz demokrasinin, hukukun üstünlüğünün parçasıyız” gibi büyük büyük laflar ediyordu. Sonrasında kendisinin koltuklara zamk gibi yapışıp kalmayacağı yönünde ifadeleri vardı. Fakat karşımıza çok kısa bir süre sonra hemen baroyu CHP’deki hedefleri için hazırladığı bir üst koltuğa zıplama noktasında kullandığı gerçekliği çıktı. Nihayetinde CHP kongre salonlarında almış olduğu derin mağlubiyetten sonra baro içerisindeki organize edilmiş dar kadrolar içerisindeki belli başlı şakşakçılar bağlamındaki grubun daha kitlesel bir siyasal yapı içerisinde hiçbir anlam ifade etmediğini gördü. Benzer şekilde diğer bir adayı vardı yine baro gibi bu tür dar kadrolu alanlarda kendilerini gösterip Silivri ile İstanbul 1 No’lu Barosu arasındaki ring seferi yapan eski emekli akademisyenlerin bir mücadele alanına dönüştü. Yani çok fazla da bu 1 No’lu baroda yaşanan o kavgayı gürültüyü oradan söylenen o büyük lafları çok da abartmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Nitekim ortaya çıkan bu süreç içerisinde de ispatlanmış şeyler. O yapı içerisinde birbirlerine karşı yaptıkları o salvolar sonrasında sanki doğrudan devleti yöneten, devleti yönetenler arasında muhalefetin ana cephesinde pozisyon almış, ana muhalefetin sözcüsü pozisyonda büyük büyük laflar edip cumhuriyetin asli koruyucu unsuru olduğuna yönelik laflar ettiklerini duydum. Şimdi bu sözleri duyunca ben 2016’daki o küçük senaryonun aynı yerde aynı şekilde tekraren ifade edilmeye çalışıp, küçük salonlarda kendilerini dev aynalarında gösterme çabaları olarak gördüm. Fakat mesele tüm Türkiye’deki insanımıza ulaşmak milletin hak ve hukukunu muhafaza etmek gerçek anlamda milletin arzuladığı hak edilmiş bir değeri yansıtmaksa o zaman nihayetinde aldıkları bu küçük oylar bu küçük tartışmaların parçası olmaktan başka bir yere varmadıklarını bize gösteriyor.


 

Milletin kendi kendini yönetme hakkını gasp ediyorlar

Ülkemizdeki bu vesayetçi zihniyeti nasıl tanımlamak gerekir o zaman?

Bu vesayetçi kafayı zaman içerisinde çokça zikrettiğimiz için vesayet kavramı da aşınıyor toplumun nazarında zannediliyor ki basit sıradan bir gündelik alelade bir vakıa hadise gibi yorumlanıyor. Ama vesayet dediğimiz şey işin özünde; milletin asli temel fonksiyonu olan kendi kendini yönetme kendi kendini idare etme kendi iktidarını, kendini tayin etme hakkını belli bir dar kitlenin alması gasp etmesi, bununla geri kalan toplumun tüm kesimlerine zulmetmesi tabiri caizse hepsini zapturapt altına alıp kendi doğrularını millete dikte etmesinden başka bir şey değil. Bunu da bizim anlamamız, bunları da bir hukuk zaviyesinde tolere ile karşılamamız mümkün değildir. Bu yapıdaki kafalar zaman zaman kendi kendilerine böyle bir rol biçmeye çalışıyor. Dar salonlarındaki dar alkış kitleleriyle kendi kendilerini heyecanlandırıyorlar ama genel anlamda milletimizin sinesinde her seçim döneminde yedikleri tokat bir türlü akıllarını başlarına getirmiyor. Çünkü alışkanlıklar maalesef bazen kalıtsaldır bazen bir iki kuşak geçmeden o alışkanlıklar terk edilmez, o huylardan vazgeçilmez. O yüzden ben böyle kötü bir huyun bir alt kuşağa geçişi olarak görüyorum bu durumu.


 

BU TÜR ANARŞİST SÖYLEMLERLE KAMU DÜZENİNİ BOZUCU FAALİYETLERE DE FIRSAT VERİLMEMESİ LAZIM

Bunları ciddiye almamak mı gerekiyor sizce?

Yani çok fazla anlam yüklememek lazım ama bu eski alışkanlıklardan beslenip burada böyle millete kendince küçük salonlardan büyük tehditler savurmalarını da boş geçmemek lazım. Hele hele kendince böyle kalkıp da darbe çağrısı yapanlar varsa Türkiye’deki demokratik seçimli hukuk düzenine, demokratik düzene karşı bir isyan bayrağı, bir kalkışma çağrıştıran ifadeler varsa bunlar da hukukun konusuysa elbette savcılar gerekli adımları atmalıdır. Yoksa diğer türlü küçük kalıplar içerisinde çıkmıştır diye bu tür tabiri caizse anarşist söylemlerle kamu düzenini bozucu faaliyetlere de fırsat verilmemesi lazım. İstanbul 1 No’lu Baro Genel Kurulu’ndaki sözlerinden dolayı Kanadoğlu’na resen soruşturma açılmasını bu açıdan okumak lazım.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23