• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Abdullah Yıldız
Abdullah Yıldız
TÜM YAZILARI

“Hira Bilinci” ve Vahyi Taşıma Sorumluluğu

26 Mayıs 2015
A


Abdullah Yıldız İletişim: [email protected]

Türkiye seçim heyecanını yaşarken biz de umre heyecanını yaşamaya devam ediyoruz ve 7 Haziran seçiminin ülkemize ve İslâm âlemine hayırlar getirmesi için Rabbimize dua ediyoruz.

Tüm umreci kardeşlerimiz adeta “sevap yarışı” içindeler; umrelere yeni umreler eklenirken, nafile tavaflar ve namazlar, dualar ve niyazlar, Kur’ân okumalar da ihmal edilmiyor.

Doğrusu, Kur’ân-ı Kerim’in ilk nazil olduğu topraklarda Allah’ın Kelâmını okuyup anlamanın hazzı da bereketi de bir başka oluyor. Daha önceleri bir türlü çıkma imkânı bulamadığım, hatta bir keresinde yarıda bırakmak zorunda kaldığım Hira tırmanışını bu kez sonuna kadar tamamlayabilmek ve ilk vahyin indiği kutlu mekânı dünya gözüyle görebilmek beni ziyadesiyle etkiledi. Ertesi gün de Sevr dağının zirvesindeki Sevr mağarasına tırmanmak nasip oldu. Rabbimize binlerce kez hamdolsun.

Peygamberimizin Tevhid mücadelesinde iki önemli dönüm noktasına işaret eden bu iki mağaranın ifade ettikleri anlamların iyi anlaşılması ve “Hira/Vahiy bilinci” ile “Sevr/Hicret bilinci”nin bugünün dünyasına doğru olarak taşınması gerektiğini düşünüyorum. Bu hafta “Hira bilinci” üzerinde duralım, gelecek yazımızda da “Sevr bilinci” üzerine bir şeyler söylemeye çalışalım inşallah.

Evet, Nur dağının oldukça dik yamacını tırmanırken hep şu soruya cevap aradık durduk:

-Peygamberimizin, ilk vahye muhatap olacağı Kadir gecesinin arifesinde günlerce ve hatta haftalarca tek başına inzivaya çekildiği mekânın; böylesine zorlu bir tırmanışla ulaşılabilen, sarp ve ıssız bir mağara olmasının anlamı ne olabilir? Neden Mekke’nin daha kolay ulaşılabilecek başka bir mekânı, mesela bir ağaç altı, bir gölgelik vs. değil de böylesine zor ve zahmetli, kuytu bir dağ başı?...

Kanaatim o ki; pazarı ve panayırları ile ticari hareketliliğin, şiir ve edebiyat yarışmaları ile kültürel etkinliklerin, içki, fuhuş, eğlence, zulüm ve haksızlıkları ile bütün bir cahili hayatın etkin ve egemen olduğu bir ortamdan kopmadan, cahili düşünce kalıplarından, değer yargılarından, bakış açılarından sıyrılmadan ve tepeden tırnağa değiştirilmesi gereken cahili yaşam biçimini bütünüyle terk edip onun kirli atmosferinden tamamen uzaklaşmadan yeni bir hayat tarzı tasavvur bile edilemezdi... 

Mekke’nin cezbedici ve alayişli ortamından sıkılıp sıyrılan ve Nur dağının zirvesindeki her türlü imkândan yoksun zorlu Hira ortamında bir yandan kendi ruhi açlığını gidermeye çalışan, diğer yandan da “kuşbakışı” temaşa ettiği Kâbe etrafında şekillenen Mekke’deki ve tüm dünyadaki insanların dertlerine derman olmak isteyen bir yüce kişilik ancak Rabbinin “kavl-i sakil”ine (Müzzemmil, 5) muhatap olabilirdi. Elbette Allah’ın tarihe son kez müdahale etmek için gönderdiği son mesaj olan Kur’ân, taşınması “ağır bir söz” idi ve o derinlikli ve sorumluluğu ağır mesaja muhatap olabilmek için Hira’ya çıkmak gerekiyordu. Allah Teâlâ kutlu peygamberine böylesine zorlu bir tecrübe yaşattı.

İşte bu noktada bu kardeşiniz, bir tek soru sormakla yetiniyor: Bugünün modern ve post-modern dünyasında yaşayan bizler, egemen düşünüş ve davranış kalıplarının büyüleyici etkilerinden tamamen sıyrılmadan, modern ve post-modern cahiliyenin kirli atmosferinden bütünüyle arınmadan yani kısaca “Hira bilinci”ni kuşanmadan vahyî gerçekliği ne kadar doğru anlayabilir ve o “kavl-i sakil”in sorumluluğunu ne kadar taşıyabiliriz? 

Öyleyse, “Hira bilinci”ni kuşanmak için “Hira’ya tırmanmaya” var mıyız?

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23