• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu
TÜM YAZILARI

Üç kıtadan Anadolu hapsine

07 Temmuz 2018
A


Yavuz Bahadıroğlu İletişim: [email protected]

Osmanlı Devleti’nin yüzölçümü, henüz kuruluş aşamasında bulunduğu Sultan I. Murad (Hüdavendigâr) döneminde, bugünkü Türkiye yüzölçümünden 100 bin kilometrekare daha büyüktür (880 bin kilometrekare)…

Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına 1699 yılında ulaşıyor, etki alanlarıyla birlikte devletin yüzölçümü 22, hatta bazı tarihçilere göre 24 milyon kilometrekareyi buluyor. 

Osmanlı padişahı, aynı zamanda “tüm İslam âleminin halifesi”dir ve Cuma namazı kılınan bütün camilerde, hâkimiyet alâmeti olarak adı anılıyor...

Devlet-i Âliyye’nin etki alanı, hemen hemen tüm İslam dünyasını kapsadıktan sonra, Afrika Kıtası’nın ortalarına, Asya Kıtası’nın ise en doğu ucuna kadar uzanıyor. Yüzyıllar boyu girdiği tüm savaşları da kazanıyor…

Nihayet Sultan II. Mustafa döneminde yapılan Avusturya Seferi’nden yenik çıkıyor. Bu yenilginin ardından imzalanan Karlofça Andlaşması’yla (26 Ocak 1699) tarihinde ilk kez toprak kaybına uğruyor…

Bu tarihten sonrası, benim şahsen katılmadığım bir tanımlamayla, “Gerileme Devri” başlıyor.

Bunu takip eden 200 yıl içinde, devlet peyderpey küçülüyor. 1913 yılına 180 bin kilometrekaresi Avrupa’da (Avrupa-i Osmaniye), 1 milyon 800 bin kilometrekaresi Asya’da (Asya-i Osmaniye) ve 3 milyon kilometrekaresi Afrika’da (Afrika-i Osmaniye) olmak üzere, toplam 4 milyon 980 bin kilometrekare ile (bugünkü Türkiye’nin neredeyse 6 katı) giriyor. 

10 yıl içinde (1923) 4 milyon 200 bin kilometrekare toprak daha kaybedip 780 bin kilometrekareye hapsoluyoruz.

Lozan’da bizi küçücük bir tabuta kapatıyorlar. Üstelik sınırlarımız en olmadık yerlerden (kontrolü en zor dağların üstünden) çiziliyor. Bunun ne anlama geldiğini PKK ile yüzleştiğimizde ve çevremiz ateş çemberine dönüştüğünde daha iyi anlıyoruz, ama sınırlar Lozan’da belirlenip imzalanmış, iş işten geçmiştir…

Ne Musul kalmıştır bizde, ne Kerkük, ne Afrin, ne Batı Trakya, ne Batum, ne de Ege adaları…

Osmanlı mirası Anadolu ile Trakya’nın avuç içi kadar bölümüne hapsolmuş, petrol bölgeleri dışında Anadolu’nun savunulması için zaruri sayılan stratejik öneme haiz kimi bölgeler (adalar) bile elden çıkmıştır.

Lozan’ı “zafer” olarak kutluyoruz, ama Lozan’a biz “galip ülke” olarak mı, yoksa “mağlup ülke” olarak mı gittiğimizi hiç sorgulamıyoruz…

Aslında bu konuda Yunanistan’ın da kafası karışıktır. O da kendi konumunu değerlendirmekte zorlanmaktadır. Çörçil’in çağrısıyla İzmir’i işgal etmiş, ancak ilerleyen zamanlarda müttefiki İngiltere’den destek görmediği için Türkiye’ye yenilmiştir.

Neden teminat verdikten sonra, Yunanistan’ı yalnız bıraktıklarını kimse bilmiyor.

Dahası var: İngiltere, Anadolu’yu da işgal edebilecek kuvvette iken, Yunanistan’ı neden sahaya sürüyor?

Asker olarak imparatorluğun izzetini ve gayretini taşıyan, devlet olarak da hâlâ yüzölçümü 4 milyon kilometrekareye ulaşan bir Türkiye ile imparatorluğun “dünkü vilâyeti” Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesinden Yunanistan’ın zararlı çıkacağını İngiltere hesaplayamamış olabilir mi?

Bunu bile bile yaptılarsa, sebebi nedir? Alınmayan savaş tazminatı, Yunan’a hibe edilen Batı Trakya ve Ege Adaları bu yenilginin “sus payı” mıdır? 

İsmet Paşa Lozan’a hareketinden önce, TBMM’de yaptığı konuşmada “Misak-ı Milli” vurgusu yapıyor: “Misak-ı Milli ve yüksek heyetinizin siyasetimize esas olarak kabul ettiği anlaşmalar bizim hareket hattımızın esasını teşkil eder. Misak-ı Milli ile yapılmış anlaşmalar çerçevesinde haklarımızı savunacağız” diyor. Peki, Lozan’da bundan neden vazgeçiyor?

Sayın Cumhurbaşkanımız, “Lozan’ı inceletiyorum” demişti. Sanmıyorum, ama belki “Pandora’nın kutusu” açılır da hep birlikte gerçeği öğreniriz. 

 

x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23