Düşünce Yolculuğu
Düşünce Yolculuğu
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Normaller anormalleşti, anormaller normalleşti!
Normallerin anormalleştiği, anormallerin normalleştiği dönemi yaşıyoruz. Kendi değerlerimizi kaybedip kendi kavramlarımızla düşünmeyince sabitelerimiz ve değişkenlerimiz de birbirine karıştı. Bu karışım, bu kaos zihin ve ruh işgaline uğradığımızın göstergesi. Değişimin-dönüşümün-gelişimin yaşandığı toplumumuz, kaygan zeminde patinaj yapıyor. Görgü fakirliği ekonomik krizden daha yıkıcı.
Ünlü komedyen bu defa güldürmedi, düşündürdü. Hem de kahkahayla değil, buruk bir tebessümle. “Biz gençliğimizde memleketin serserisiydik. Çıta çok düştü. Biz elit olduk. Ne demek elit? Kırmızıda duran, yeşilde geçen, günaydın diyen insan elit oldu” dedi. Cümle bu!
Eskiden “elit” denince; okuyan, düşünen, tartışan, kültürüyle, görgüsüyle örnek olan insanlar gelirdi akla. Bugün ise trafikte sinir krizi geçirmeyen, kasada bağırmayan, asansörde selam veren herkes elit. Görgü fakirliği yüzünden! Ekonomiyi, enflasyonu, hayat pahalılığını konuşuyoruz. Haklıyız da. Ama bir şeyi ısrarla unutuyoruz: Bu toplumun görgüsü, kültürü, birlikte yaşama ahlakı hızla eriyor. Paran, makamın, araban lüks, evin büyük olabilir.
Ama: Kırmızı ışıkta geçiyorsan, garsona tepeden bakıyorsan, fikri olmayanı susturup bağırıyorsan, kusura bakma. Ne elit olursun ne de “üst sınıf”. Önce adam olman lâzım!
Selam, teşekkür, sabır, şükür, kanaat, sade hayat yok! Taklitçilikten, özentiden kurtulamadık. Hâlimize şartlarımıza göre yaşamak da unutuldu. Hürmetli, bereketli ayda bulunsak da ailede verilemeyen hürmet elbette hürmet aylarına da gösterilemez. Asıl kriz budur!
Bir toplum, görgüsünü kaybettiğinde; hukuk da adalet de vicdan da kaybolur.
Bugün elitlik; Başkasını ezmeden var olabilme, trafikte korna yerine sabır gösterebilme, fikrine katılmadığını düşman görmemektir.
Nezaket, mütevazılık, samimilik zayıflık değildir. Birbirimize yeniden insan gibi davranmamız gerekiyor. Peygamberimizin: “Ben kabalıktan ve katılıktan hoşlanmam” sözünü de unutmayalım. Millet de ümmet de nazik, kibar, zarif olmalı.
Bir zamanlar başörtüsü için mücadele edenlerin yetiştirdiği gençler, bugün tesettürü bir yük gibi görüyor. Gönül dünyasında tesettür emri yok! Baş kapalı ama tırnaklar ojeli. Tesettür aksesuar için yapılır hâle geldi/getirildi. İslam’ı zor bulduğumuz dönemlerden geldik. Bu yüzden sıkı sıkıya sarıldık. Şimdi ne oldu?
Namaz, oruç, zekât yok! Faizle iç içe bir hayat. Ama cümle hazır: “Modern çağdayız. Zaman böyle.” Mahremiyetin yerini halvet almış. Nefse esaretin adı da özgürlük!
Soruyoruz: “Ne oluyor bu insanlara? Bu insanlar bizim insanımız mı?”
Sistemi/rejimi putlaştırıp dokunulamayan kutsal hâle getirilen laiklik; İslâm’ı bitirmek hayata sokmamak demektir. Topluma verilen bütün güzel özelliklerin ruhunu İslâm verdi. İmanın coşkusunu, vicdanı, şefkati, merhameti, sadakati, feraseti, basireti hayat tarzına İslâm yerleştirdi. İslâm’ı hayattan çıkarmanın adı: Laiklik!
Kendi değerlerimizle bir “nefs muhasebesi” yapalım: Şeytan, Allah’ın tek bir emrine itaat etmedi. Ve asi oldu. Peki, bizim durumumuz nasıl? Tesettürden, namazdan, oruçtan, zekâttan, ahlaktan vazgeçiyoruz. Bütün bunlar; Allah’ın emrine karşı gelmek, seni yaratanı yaşatanı, bütün nimetleri sana bahşeden Rabbini unutmak değil mi?
Hep bir bahanemiz, uydurduğumuz bir mazeretimiz var. Birkaç cümlesini yazayım.
“İslam’ı yanlış anlatıyorlar. Siyasal İslam yüzünden soğudum. Ailem baskı yaptı.
Tesettür bana göre değil. Müslümanların yaşayışı beni İslâm’dan uzaklaştırdı. Helâl-haram, günah-sevap hiç hatırıma bile gelmedi. Faiz hassasiyetini hiç göremedim. Hep bu örnek olamayan Müslümanlar yüzünden!”
Bu yapıya “İslâm kusursuz, Müslümanlar kusurlu!” diyemez hâle gelmişiz/getirilmişiz.
Bir sürü bahane. Ama tek gerçek: Nefsinin emrine girenleri görünce, Peygamberimizin bugünde yaşıyor gibi yaptığı dua: “Ey Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum. Beni göz açıp kapayıncaya kadar da olsa nefsimle baş başa bırakma. Halimi tümüyle düzelt.”
Yüce Allah; ayetlerini layık olmadığı yerde tutmaz, bırakmaz. Çeker alır. Biz “tercih ettik” sanırız. Sahip olduğumuz nimetler bize “emanet şuuru” vermeliydi. Mekke ve Medine dönemlerinde zorluk, zulüm, yokluk varken de zekât verecek adam bulunmazken de Mümin kimlik ve şahsiyetiyle yaşayan Müslümanlar gibi olmalıydık. O izi sürmeliydik. “Kulluk Şuuru”nu unutmamalıydık. “Sorumluluk bilinci”yle hareket etmeliydik.
Bu milletin evladı; ülkesi ve milleti için her türlü zorluğu üstlenir, gerektiği zaman canını ve malını bu uğurda vermekte bir an bile tereddüt etmez. Böyle iken “İslâm’ı bu toplumun hayatından çekip aldığımızda bu toplumun yok olacağını” nasıl düşünemez hâle getirilir?
Haydi; silkelen, özüne dön, kendine gel! Rabbine sığın. Çünkü bu çağda en büyük direniş, İmanla ayakta kalabilmektir. İslâm kamu ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasına rağmen hâlâ bu toplumun ayakta durmasını ve hayatta kalmasını sağlamaya devam ediyor.
Nasipsiz güruh; Müslümana olan öfkesiyle terörün yanında saf tutan, ırkçı, siyasal mezhepçi, emperyalist, Siyonist, Kemalist, ulusalcı, din düşmanlarıyla aynı safta bulunmaya devam ediyor. Biz buradayız. Aynı yerde, aynı sabit çizgideyiz. Türk, Kürt, Arap kardeştir. Her üçü de Müslüman tek bir millettir. İnsanlığın umudu İslâm’dır, imandır. Bu millettir. Biz bu uğurda savaşmaya devam edeceğiz; size ise terör örgütü saflarında mukadder bir mağlubiyetten başka artık hiçbir şey kalmadı!