Dengeli ve ölçülü yaşamak

29 Aralık 2018 Cumartesi

Günümüzde hep sağlıklı ve güzel, başarılı ve kudretli olmak istiyoruz. Ancak biyolojik donanımımız, arzu ettiğimiz ölçüde mükemmel değil. Aşırı yüklenme, stres ve dengesiz bir hayat tarzı gibi faktörlere dayanıklı sayılmayız. Hastalıklar ve sağlık hizmetlerine müracaat çok artmış durumda. Sanki kendimizi hayat şeklimizle ve satın almalarımızla hasta etmişiz gibi. Ölçüsüzlük, ihtiraslar, tüketim hırsı ve aşırılıklar sağlımızı bozuyor. Tüm uyarılara rağmen istikamet hâlâ “daha yüksek, daha hızlı, daha ileri” sloganına uymakta. Holdinglerin yönetim kurulları büyüme oranını hep artırmak istiyor. Çalışanlar aşırı iş yükünden, stresten, rekabetten yakınıyorlar. 

 İnsanlara bir virüs bulaşmış durumda: Her şey iktidar, para ve başarı hırsı etrafında dönüyor. Aslında bu virüs yeni değil ve insanlık tarihi boyunca hep var oldu. Yeni olan şey hırsın yaygınlaşması ve aşırılaşması. 

Bu yüzden kendinizi sürekli baskı altında hissediyoruz. Her gün yapılacaklar listemizin uzunluğu endişelendiriyor olabilir. Bunun değiştirilmesi gerekiyor. 

Ekonomik varlık ve başarının mutluluk getireceğine inandırılmışız. Bireyselleşmiş ve bağımlı hale gelmişiz. İhtiraslarımız yüksek. Tutkulu insanlar olmuşuz. Gereğinden çok düşüncesi kaybolmuş, hastalıklı bir şekilde daha çok ilkesine sarılmışız. Para, cinsellik, otomobiller, ciro ve kazanç, makam ve iktidar gibi hususlardan meydana gelen bu zalimane daha çok ilkesinin karşısında; anlam, umut, minnet ile ilgili bir daha az yer alıyor. Slogan şu: “Yeterli olan bana yetmiyor. Ben her şeyi istiyorum. Hatta daha fazlasını.” Bu yaklaşım çocuklarımıza ve gençlerimize de sıçramış. 

İnsanın nelerle tatmin edebileceğine, ruhunun nelerle huzur bulabileceğine ilişkin bilgi kaybedilmiş gibi görünüyor. Özgürce ve kendi irademize göre hayatımızı şekillendirdiğimizi zannediyoruz. Hâlbuki dünyanın, fani ve geçici olanın peşinde koşuyoruz. Aslında gayretlerimiz boşuna, bitkin de düşüyoruz. Hiç kimse bu gidişe dur demiyor. Ölümlü ve aciz olduğumuzu hatırlatan bir dur levhası yok ortalıkta. Caddelerde, adım başı AVM’lerde televizyonda reklamlardan geçilmiyor. Şöyle sesleniyorlar: “Satın alın! Tüketin! Harcayın!” 

Çözüm ne peki?

* En başta kutsala tekrar sarılmak. 

* Hayatımızı sadeleştirmek. 

* Düşünce tarzını değiştirmek. Baskı altında olduğumuz hissi ve uzun yapılacaklar listesinin baskısından kurtulmak için öncelikle düşünce tarzınızın değişmesi gerekiyor. Her şeyi hemen bitirmeye çalışmak yerine, bizim için önemli olanların üzerine konsantre olmamız gerekiyor. 

* Dünyanın geçici olduğunu, ölümün bizi beklediğini aklımızdan çıkarmamak. 

* Tüketimden, aşırılıklardan kaçınmak. Ruhsal arınmaya tabi olmak. 

* “Her şeyi başarabilirsin. Yeter ki iste!” gibi günümüzün geçerli sloganlarından uzak durmak. *Mutluluğu maddiyatta ve tüketimde değil kanaatte ve sadelikte aramak. 

Artık bir duraklama ve özeleştiri zamanı geldi. Duralım ve ihtiyaçlarımızı, arzularımızı, geleceğe ait planlarımızı gözden geçirelim. Neye para harcayacağımızı, hangi konularda kendimize kısıtlamamız gerektiğini, yeteneklerimizin ve becerilerimizin imkânlarından nasıl yararlanacağımızı daha titiz bir şekilde kontrol etmeliyiz. 

“Daha konforlu, daha refah içinde bir yaşam sürdürmek” arayışından vazgeçelim. Çünkü bu arayış hiç bitmez. İyi bir hayat, aşırılıkların ötesinde sadelik ve mütevazı yaşamakla da mümkün olabilir. 

PROF. DR. İZZET ÖZGENÇ 

BEYEFENDİYE

Psikiyatri hekimliği uygulamamda 6284 Sayılı Yasanın çok sayıda insanımızın eziyet görmesine sebep olduğunu, yuvalar yıktığını, çocukların feryatlarına yol açtığını müşahede ediyorum. Kadın şiddetini azaltmak şöyle dursun artırdığı da bir gerçek. Gazetemizin başarılı muhabiri Faruk Arslan kısa süre önce bu konudaki rakamları yayınladı:

Kadına şiddet vakaları ise her geçen yıl artmış. Kadınlara yönelik şiddeti önleme amacıyla 2012 yılında çıkarılan 6284 sayılı kanundan sonra patlayan kadın cinayetleri 2011’de 121 iken 2012’de 210’a, 2013’te 237’ye, 2014’te 294’e, 2015’te 303’e, 2016’da 328’e, 2017’de 409’a tırmanmış. 

Yine İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu’nun verdiği rakamlara göre; sadece 2018 yılında (daha yılın bitmesine 1 ay kala üstelik) gecikmesinde sakınca olan haller kapsamında değerlendirilerek geçen yıla oranla yüzde 17 artışla 72 bin 844 kadına koruma kararı, 110 bin 457 şiddet uygulayan erkeğe de önleyici tedbir kararı çıkarılmıştır ki bu noktada geçen yıla oranla yüzde 3 artış yaşanmıştır.

Gazetemiz Yeni Akit bu konuda milletin sesi olarak uyarıcı yayınlar yapıyor. 6284 Sayılı Yasanın Mimarı Sayın İzzet Özgenç’e daha önceki sorumuzu tekrar yöneltiyoruz: Yasanın vahim sonuçlarından memnun musunuz? Cevabınızı merak ediyor ve gönderme lütfunda bulunursanız bu sütunlarda yayınlamak istiyoruz. 

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • İsmail dumanİsmail duman5 ay önce
    Kaç suriyeliyievine misafir ettin hangisine düzenli ilgi göstersin
  • Kaptan Kaptan 5 ay önce
    Bırakın bu suriyeli sorun mu laflarını yav nasıl sorun olmuyor ben anlam veremiyorum devletimizin maaş bağlamasi bedava hastaneden yararlanmalari bunlara ne diyeceğizyaşlısına karisina çocuğuna diyecek lafım yok elbette ama plajlarda gençlerin nargile sefasını taksimde yılbaşı gecesi bayrak açmalarına kimse tahammül edemez bu halk 15 temmuzda sokaklarda etten duvar ördü zenginin kıçını kolladı hükümetine destek oldu işsizlik başını almış gidiyor mazot dolar poşet derken simdi ekonomi alt üst olmuş durumda 3 milyon suriyeli sizin kulağınıza azmi geliyor yarın birgün birleşip özerklik isterlerse hiç şaşırmayın derim bide savunmayın kardeşim devlet eli silah tutan suriyeliyi alıp götürmeli ve öso ya katmalı bizim askerimiz şehit olurken onlara böyle bir lüx yasam sunulmamali
  • HukukçuHukukçu5 ay önce
    Sayın Yazarım; Bugün, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, bir öğrencinin katlettiği hocamızın durumunu öğrenince içim sızladı. Cinayete kurban giden hocamıza rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyorum. Bu fakültede sorunlar olduğunu 4 ay önce bilgilerinize sunmaya çalışmıştım; ama ne yazık ki, beni dinleyen olmadı, ciddiye alınmadım. Evet, ne yazık ki, bugün bir değerli asistan kardeşimiz, bir öğrenci tarafından katledildi. Yazık, bin Yazık! 4 ay önce yazdıklarım hala Sayın Merve Kavakçı'nın yazısının altında durmaktadır. O yazıda şunları yazmıştım: "...Sayın Cumhurbaşkanımız; Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki öğrenci kıyımına müdahale edip, kıyımı durdurmanızı, saygılarımızla, istirham ediyoruz..." Evet, aynen böyle yazmıştım. Keşke dinlenseydim, öğrencilerimizle hocalarımızın sorunlarına el atılıp, kucaklanmaları sağlansaydı ve bütün kalbimle kınadığım bu cinayet yaşanmasaydı.
  • ne ise nene ise ne5 ay önce
    Bil ki! Bütün rasullerin getirdiği İslam’ın rükunlarının en büyüğü; tek olan Allah-u Teâlâ'ya iman etme ve tagutu reddetme rüknudur. Zaten bu rükun, rasullerin gönderilme ve kitapların indirilme gayesidir. Namaz, zekat, oruç, beyti hac etme ve bunlar gibi diğer ibadetlerden önce bu rüknu yerine getirmek, kul üzerine öncelikle farzdır. Tagutu reddetmedikçe asla iman geçerli olmaz, hiçbir amel kabul edilmez ve kan korunmaz. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Şüphesiz her ümmete: "Allah’a ibadet edip, taguttan kaçınsınlar diye rasuller gönderdik. Onlardan kimisine Allah hidayet etti, kimisine de sapıklık hak oldu." (Nahl:36) Bu ayet gösteriyor ki; istisnasız bütün rasullerin ilk görevi, ayette bildirildiği gibi, insanları Allah-u Teâlâ'ya ibadet ettirmek ve tagutlardan sakındırmaktır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256) Allah-u Teâlâ'nın bu ayette, tagutu reddetmeyi Allah’a imandan önce zikretmesinde çok büyük ve önemli işaretler vardır. Bunlardan bazıları:1 - Tagutu red meselesinin küçük görülüp de ihmal edilmemesini, tagutu reddetmenin çok önemli bir asıl olduğunu, bunun dışındaki asıl ve teferruatların ise ona bağlı olduğunu belirtmek içindir.2 - İmandan önce tagutun reddinin gerekli olduğunu bildirmek içindir. Çünkü kişi tagutu reddetmeden önce iman ederse bu iman, tagutu red ve şirki terkedinceye kadar sahibine hiçbir fayda vermez. 3 - Allah-u Teâlâ'ya iman ile taguta iman, bir kulun kalbinde bir an bile olsa asla bir arada bulunamaz. Çünkü birisine iman, diğerine iman etmeye zıddır. Bunlardan birisine iman edilirse diğeri reddedilmiş olur. Çünkü iman ile küfür bir kalpte asla bir arada bulunmaz. Buna göre, ya tagutu reddettikten sonra iman edilir ya da taguta iman ederek Allah-u Teâlâ reddedilir. Taguta iman ile Allah-u Teâlâ'ya imanın bir kulun kalbinde aynı anda bir arada bulunmasını düşünmek, birşeyin zıddıyla birlikte aynı anda var olduğunu düşünmek demektir. Bu ise imkansız bir şeydir. Ayetteki "urveti’l vuska" (sağlam kulp) hakkında alimlerden bazıları; "sağlam kulp; imandır."Bazıları; "sağlam kulp; İslam’dır."Bazıları da; "sağlam kulp; lâ ilâhe illAllah’tır" dediler. Bu manaların hepsi doğrudur. Aralarında bir zıtlık yoktur. (İbni Kesir Tefsiri-Bakara: 256 ayetinin tefsirine bak)Bu ayet gösteriyor ki; Her kim Allah-u Teâlâ'ya iman ettiği halde tagutu reddetmez veya tagutu reddettiği halde Allah-u Teâlâ'ya iman etmezse sağlam kulpa tutunmamış ve lâ ilâhe illAllah’a gerçek manada şehadet etmemiş olur. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem sahih bir hadiste şöyle demiştir: "Kim lâ ilâhe illAllah der ve Allah-u Teâlâ'dan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur. Onun hesabı Allah’a aittir." (Müslim)Bil ki! Tagutu reddetmediği halde lâ ilâhe illAllah diyen kimse, bir şeyi zıddıyla beraber aynı anda söylemiş gibidir. Yani aynı anda bir şey hakkında hem var hem de yok demiş gibidir. Çünkü lâ ilâhe illAllah şehadeti tagutu reddi gerektirir. Tagutu reddetmeyen kişinin misali, sözüyle Allah-u Teâlâ'dan başka ibadete layık ilah yoktur diyen, fakat aynı anda diliyle veya haliyle Allah’la beraber ibadete layık ilah vardır, diyen kimsenin durumuna benzer.Tevhidi kabul ettiğini söyleyen bu kimse aslında yalancı, münafık, zındık, Allah-u Teâlâ'nın diniyle alay eden kafir bir kimsedir. Zira bu kimse, hem Allah-u Teâlâ'dan başka ibadete layık ilah olmadığını söylemekte hem de aynı anda var olduğunu söylemektedir. İşte bunun delilleri:Yalancı olmasına gelince; bir şeyi aynı anda zıddıyla birlikte söylemesidir. Zira bu kimse Allah-u Teâlâ’ tan başka bütün ilahları reddettiğini iddia etmekle beraber taguta iman etmekte ve O’na ibadet etmektedir. Bu sebeble, tevhid üzerinde olduğu iddiasında yalancıdır. Münafık olmasına gelince; bir şeyi kabul ettiğini söylemesine rağmen ona zıd olan şeyi üzerinde bulundurmasıdır. Zira bu kimse diliyle muvahhid olduğunu söylediği halde taguta ibadet küfrünü gizlemiştir. Zındık olmasına gelince; taguta ibadet ettiğinden dolayı kendisine küfre girdiğine dair deliller gösterilince, lâ ilâhe illAllah’ı söylediğini, bu sebeble müslüman olduğunu, kafir olmadığını iddia etmesidir. Allah-u Teâlâ'nın diniyle alay etmesine gelince; muvahhid olduğunu yüzlerce defa iddia ettiği halde tevhidin zıddına bir söz söylemekten veya amel işlemekten hiç çekinmemesidir. Allah-u Teâlâ'nın şeriatiyle bundan daha büyük bir oyun olabilir mi? Allah-u Teâlâ'nın diniyle bundan daha başka bir alay ve onu hafif görme var mıdır? Nebinin dini, tevhid dinidir. Tevhid dini ise; lâ ilâhe illAllah Muhammedun Rasulullah’ı bilmek ve bunun gerekleriyle amel etmektir. Fakat maalesef bazı insanlar lâ ilâhe illAllah kelimesinin manasını bilmemekte, onu bozacak ameller işlemekte ve bu kelimenin sadece; yaratıcı olan, rızık veren Allah-u Teâlâ’dır manasına geldiğini sanmaktadır. Onlar bu kelimeyi, ancak bu manayı kastederek söylerler. Oysa bu kelimeyi bu manayla söylemeleri onlara bir fayda sağlamaz ve onları muvahhid yapmaz. Çünkü, bu sözleriyle sadece rububiyyet tevhidini kabul etmişlerdir. Bu şekildeki bir kabulü müşrikler de yapmakta idi. Lâ ilâhe illAllah kelimesinin manası, böyle cahillerin zannettiği gibi değildir. Muvahhid olabilmek için "rububiyyet tevhidi" ni kabul etmekle birlikte "uluhiyyet tevhidi" nin de kabul edilmesi gerekir. Uluhiyyet tevhidinin kabulü; bütün ibadetlerin sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılması gerektiğine dair imanı gerekli kılar. Bazı insanlar, lâ ilâhe illAllah’ın gerçek manasını bilmedikleri halde dilleriyle bu kelimeyi söylerler. Bu kişiler müslüman değildir. Çünkü onlar, lâ ilâhe illAllah’ın gerçek manasına iman etmemişlerdir. Oysa bu meseleyi çok iyi bilmek ve anlamak, o meseleye inanmak için gerekli olan şartlardır. Bir şeyi bilmemek ve anlamamak ise o şeye sahip olmamaya benzer. Bazı insanlar da, lâ ilâhe illAllah’ın manasını bildikleri halde gerekleriyle amel etmezler. Bunlar da müslüman değildir. Çünkü tevhidle amel etmek, şirkten uzak olmak ve Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenleri hem söz hem de amelle reddetmek, tevhid şehadetinin en önemli gereklerindendir. Onlar bu gerekleri yerine getirmedikleri için kafirdirler. Tevhid hem kalp hem dil hem de amelde sağlanmalıdır. Bunlardan birisini eksik yapan kimsenin müslüman olması mümkün değildir. Tevhidi bildiği halde onunla amel etmeyen kimse, Firavun ve İblis gibi inatçı bir kafir olmuştur. Bazı insanlar ise lâ ilâhe illAllah’ı söyledikleri halde gerçek manasını hem anlamazlar, hem de akletmezler. Bu kişiler de lâ ilâhe illAllah’ın manasını bilmeyen kişiler gibi kafirdirler.Buna göre, her kim lâ ilâhe illAllah’ı söylediği halde tagutu reddetmezse işte o kimsenin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı hac ve verdiği zekat gibi salih amelleri kendisine fayda vermez. Zira, lâ ilâhe illAllah’ı sözle söylemesine rağmen aynı anda onu bozucu ameller yapmaktadır. Tagutun her türünü reddedebilmek ve sadece o gayeyle yaratıldığımız halis tevhidi gerçekleştirebilmek için tagutu, özellikle de zamanımızın tagutlarını, her çeşidiyle çok iyi bilmemiz gerekir. 3 Ağustos 2009 hasret_güllerihasret_gülleriIslam-TR ÜyesiKullanıcıAzgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthane, kâhin, sihirbaz. Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluşların tümü. Arapça "Teğa" kökünden türetilmiş olup kelimenin masdarı olan "Tuğyan" Allah Teâlâ'ya isyan etmek anlamına gelmektedir.Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.Tağut, Allah (c.c)'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu ise şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider veyahut da kral olabilir. Bu sebepten dolayı bir insanın müslüman olabilmesi için tağutu reddetmesi gerekmektedir.Tağut kelimesi aslında çoğul manâsı taşımaktadır. Çünkü Allah (c.c)'ı inkâr eden, bir yerine birçok tağutun kulu olur. Bunlardan bir tanesi insanı çeşitli günahlara yönelten şeytandır. Diğeri, insanı ihtiras ve arzularının esiri kılan kendi nefsidir. Kezâ karısı, çocukları, hısım ve akrabaları, ailesi, arkadaşları ve milleti ile siyasî ve dinî liderleri ve hükümetleri gibi diğerleri de bulunmaktadır. Bütün bunlar o kimse için birer tağut olur ve o kişiyi kendi arzu ve ihtiraslarına esir etmek isterler. Bu pek çok efendilerin kulu olan kimse, tatminine bir türlü imkân olmayan bu tağutlardan her birini ayrı ayrı memnun etmek hayaliyle ömrünü boşa tüketir (Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, Terc. Heyet, İstanbul 1986, I, 176)Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de: "Andolsun ki biz her kavme "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının " diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36), "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) ayetleriyle müminlere tağut hakkında bilgi vermekte ve tağuta karşı takınmaları gereken tavrı açıklamaktadır. Alimler de tağut hakkında, ayet ve hadislerden çıkardıkları deliller çerçevesinde yaptıkları yorumlarla bu kavramı tefsir etmektedirler.Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O halde bu rejimlerin hepsi "tağut" olarak isimlenir. Hatta kitlelere "en cazip ve hüsn-ü kabul gören bir rejim" olarak tanıtılan demokratik ve lâik rejimler de tağut hükmündedir.Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah (c.c)'ın hükümlerine muhalefet eden hükümler "tağut" olarak isimlendirilirler.Allah Teâlâ (c.c) Kur'an-ı Kerîm'de; "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tağutu inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister" (en-Nisa, 4/60) buyurmaktadır.Bir kişi Allah (c.c)'a, peygamberlere, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve inanmakla mükellef olduğu bütün hususlara inandığını açıklasa, fakat demokratik, lâik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat ederse o kimsenin irtidadına (dinden çıktığına) hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah Teâlâ'dan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah Teâlâ katında üstünlük, sadece takva iledir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ; "Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır" (el-Hucurat, 49/13) buyurmaktadır.Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda "ilahlık" iddiası içindedirler. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkıp kâfir olurlar. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, kâfirlerdir." (el-Maide, 5/44) buyurmaktadır.Tağutların hükümlerine göre yönetilen beldeler "Dâr'ul-Harp" durumundadırlar. Tağutun hüküm sürdüğü beldelerde yaşayan bütün müminlerin, din Allah'ın oluncaya, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri farzdır. Bu cihaddan kaçıp, tağutun hükmüne razı olanlar ise, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın, kâfir olma durumundadırlar. Allah Teâlâ (c.c) bu hususta; "İman edenler Allah yolunda cihad ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) buyurmakta ve müminin tağut karşısındaki yerini belirlemektedir.Allah Teâlâ, Âdem (a.s)'dan, Resulullah'a (s.a.v) kadar bütün peygamberleri, insanları Tevhid'e, yani Allah'ın varlığına ve birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm koyma isteğinde olan "tağut"a karşı savaşmaya ve tağut kapsamına giren her şeye kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.Nitekim Allah Teâlâ bu hususta; Andolsun ki biz her kavme, "Allah'a ibadet edin, tağuta kulluk etmekten kaçının" diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir" (en-Nahl, 16/36) buyurmaktadır.Bu tağutlar İbrahim (a.s) döneminde Nemrut, Mûsa (a.s) döneminde Firavun, Resulullah (s.a.v) döneminde de Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Daru'n-Nedve'nin ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleri olduğu gibi, diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen peygamberlerin getirdiği tevhid akidesini inkâr edip, atalarından kalan inançları devam ettirme inatçılığı gösteren puta tapan kavimler olmuşlardır. Günümüzde de heva ve hevesleriyle hükümler koyan ve o hükümleri insanlara dayatan meclisler, hükümetler, devletler vb. gibi kurum ve kuruluşlar da bu tağutlardandır.Gelen peygamberler, gönderildikleri kavimleri tevhid'e çağırdılar. Tapmaya devam edegeldikleri putlarının kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar veremeyeceklerini açıkladılar. Ancak pek azı müstesna olmak üzere, çoğunluğu peygamberleri yalanladılar, hatta öldürdüler. Allah Teâlâ'ya yönelecekleri yerde, atalarından devraldıklarını ileri sürdükleri tağuta yöneldiler. Allah Teâlâ bu inkârcı kavimler hakkında; "Onlara: «Allah'in indirdiğine uyun.» denildiğinde, «Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.» dediler. Ya ataları birseye akıl erdirememiş ve doğruyu seçememiş idiyseler? (Bakara 170)" buyurmakta ve nasıl bir çıkmazda olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.Tağutların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tağutlar varlıklarını korumuşlardır. Tağut, sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan bir güç değildir. Tağut, bugün de müslümanın en büyük düşmanıdır. Tağut, devlet sistemlerini, ahlâki değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tağut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana hayat hakkı tanımamaktadır.Müslüman Allah'ın hükümleri doğrultusunda yaşamak, O'nun koyduğu hükümler dışında konulan bütün hükümleri reddetmek, İlâhlık taslayan bütün güçleri yok etmek için çalışmakla mükelleftir. Şu bir gerçektir ki, Allah (c.c)'a iman edenler, O'nun yolunda tağutla savaşmak zorundadırlar. Çünkü tağut bir mümin için her şey demek olan imanını çiğnemek, ona hayat hakkı vermemek ve Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koymak amacındadır. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de; "İman edenler Allah yolunda cihat ederler, küfredenler ise tağut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76)Resulullah (s.a.v) de tağut hakkında bir hadis-i şerifinde; "Her kim (tağuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakk'ı hakim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse, nifaktan bir şube üzerinde ölür" buyurmaktadırlar." (Muhtasar Sahih-i Müs-lim, Hafız Münzirî, Hd. No: 103)Bu ayet ve hadis, bir müminin tağuta karşı takınması gereken tavrı en anlaşılır şekilde ortaya koymaktadır. Bir mümin; camileri-nin ibadete açık olmasına izin veren, insanları dini inançlarında özgür bıraktığını iddia eden rejimlere karşı çok dikkatli olmak zorundadır. Bugün bu rejimler, İslâm dünyası için büyük bir tehlike arzetmektedirler. Bu rejimlerin hepsi tağuttur. Çünkü apaçık ortadadır ki Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemektedirler. İnsanları kendi heva ve hevesleri doğrultusunda çıkarmış oldukları hükümlerle idare etmektedirler. Allah'ın hükümlerini, ortaçağ insanına hitab edebilen, sınırlı, bugünün gelişen ve düşünen insanının gerisinde kalmış hükümler olarak kabul etmektedirler.Bir mü'min, tağutu, yani Allah Teâlâ'nın emirleri ve yasakları ile çatışan nefsini, diğer şahısları, önderleri, rejimleri ve ilkeleri red etmedikçe, hakimiyetin yalnız Allah'a ve O'nun düzeni olan İslâm nizamına ait olduğunu kabullenmedikçe imanın sembolü olan tevhid kulpuna yapışamaz. Allah Teâlâ bu konuda da şöyle buyurmaktadır: "Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tağutu inkâr edip de Allah'a (O'nun kanunlarına) iman ederse, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. Allah işiten ve bilendir." (Bakara, 2/256)Dolayısıyla insanlar için iki yol vardır. Birincisi: Allahu Teâlâ (c.c)'ya iman etmek ve her türlü ilişkileri (hayatını) İslâm'ın hükümlerine göre değerlendirmek; ikincisi, tağuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamak!.. Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir. İnsanlar kendi iradeleri ile, bu iki yoldan birisini tercih etmekte serbesttirler. Buna "Kesb" (kendi kazancı) denilir. İmam Taftazânî, "İnsanların sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azab görmeye esas teşkil eden ihtiyari fiilleri vardır." (Taftazanî, Şerhu'l Ahaid, İstanbul 1980, s. 196) diyerek, bu konuda herhangi bir zorlamanın olmayacağına işaret etmiştir.Allahü Teâlâ'nın hükümlerini bir kenara bırakarak, Tağut'un huzurunda muhakeme olmak ve onun hükümlerine boyun eğmek, küfrü tercih etmek demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye, boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar Tagut'un huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki Tağut'u inkâr etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı" (en-Nisa 4/60) buyurulmuştur. Bu ayette Tağut'un hükümlerine boyun eğen ve kalben razı olanların, iman iddialarının boş olduğu ifade edilmektedir. İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde "Allahü Teâlâ Tağut'un hükümlerine kalben teslim olanların iman iddialarını red etmektedir" diyerek, meselenin özüne işaret eder (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1969, I, 519). Tağutî güçler; Allahu Teâlâ'nın arzında, O'nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır. Bununla ilgili olarak, "İman edenler; Allah Teâlâ'nın yolunda cihat ederler. Küfredenler ise, Tağut yolunda savaşırlar. Öyle ise; şeytanın dostlarıyla (Tagut güçlerle) savaşınız. Şüphesiz ki, şeytanın hilekârlığı zayıftır" (en-Nisa, 4/76) buyurulmuştur. Bir mümin Tağutî güçlerle savaşmanın farz olan bir ibadet olduğunu bilmek mecburiyetindedir. Bu Kelime-i Tevhid'in tabii bir sonucudur.Allahû Teâlâ'nın hükümlerine karşı tuğyan eden siyasi otoriteler insanları, dalaletin karanlığına doğru çekerler. Hem bu dünyada, hem de Ahirette işkenceye ve azaba uğramalarına sebep olurlar. İslâm dininin hükümlerini inkâr eden bütün ideolojiler Tağut hükmündedir. Kur'an-ı Kerim'de; "Allah, iman edenlerin velisidir (yardımcısıdır). Onları karanlıktan (kurtarıp) nura çıkarır. Küfreden-lerin velisi ise Tağut'tur. O da kendilerini nurdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar (Tağut ve ona tabi olanlar) Cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar" (el-Bakara, 2/257) buyurulmuştur.Günümüzde Allahü Teâlâ'nın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır" sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasi otoritelerin Tağut hükmünde olduğu asla unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler "Tağuti" özellikleri taşırlar. Kelime-i Şehadet getiren ve günde beş vakit ezânı dinleyen her mükellef bu mahiyeti asla unutmamalıdır. İnsanları Tağutî güçlere karşı cihada teşvik etmeyen ve bu uğurda gayret sarfetmeyen kimseler ne kadar ilim sahibi olursa olsunlar, kat'iyyen âdil ve müslüman değildirler. Olsa olsa onlar ancak Bel'âm'dırlar. Dolayısıyla onların fetvaları ile amel edilemez.
  • SalihSalih5 ay önce
    Sayın yazar.sorun o yasayı hazırlayanda degil sorun ak partinin içindeki parti tuzugüne ve oy verdigi kitleye sabotaj yapan bir zihniyetin partiyi adeta esir aldıgıdır.aslında birileri partiye truva atı sokmuş kaleyi yagmalıyor isin garibi diger neferlerde oturmuş truvadan çıkanları destekliyor hatta koruyor..kendi degerleri ile savasan bir siyaset bir gün taraftar bulamaz anap dsp dogru yol ibretliktir.
  • Yasser Nursuz OstrukYasser Nursuz Ostruk5 ay önce
    Ben profesör olmak istiyorum. Neden beni profesör yapmıyorsunuz? Profesör dünyanın en ünlü insanıdır. Herkes ondan bahseder. Ölünce de 'profesööööööör doktoooooor' diye anons ederler. Daima kadroludur. Hakkımı yiyorsunuz. Ben profesör olcam, ben profesör olcam!
  • SafaSafa5 ay önce
    Dengeli ve ölçülü yaşamak, aynı yazarın yaptığı gibi (!) Açın sitesini bakın, orada 10 yıl Zaman gazetesinde idareci olduğu yazıyor. Şimdi, derin Fetö analizleriyle gününü kurtardığını zannediyor. Tabii, değerli bir psikolog olarak, insanların görüşlerinin değişebileceğini söyleyebilir veya ne bileyim bunlar beni de kandırmışlar falan da diyebilir ama kendisinden başkasının değişebileceğine de ihtimal vermeden insanları kolayca itham edebiliyor. Yazık ki, dedikleriyle yaşadığı farklı olan birinin görüşlerine de itimat edilmez herhalde? En azından, özeleştiri yapıp geçmiş tutarsızlıklarının hesabını versin de biz de dengeli olduğuna inanalım
  • İbrahim Zenginİbrahim Zengin5 ay önce
    DENGEHer şeyde bir denge var ilahi sırlar doluBunu sezmek önemli tam salim aklın yoluAşırıya geçit yok tavsiye gelir Hak’tanUçlara gidip gelme yorulursun hiç yoktanÖyle nezih hayat ki Mevlamız uyun dediOrta yoldan ayrılan hep bedeller ödediÇok hırslısın Ey İnsan daima dengeli olDevamlı isteyenin önünde engeli bolMisal vermek gerekse niye bu kadar hızMezara gireceksin en sonunda sen yalnızYolların kralısın kimselere geçilmezNormal hızla gitsene cana paha biçilmezÇok mu zor dizginlemek şu saldırgan nefsiniHakkına razı ol da almasana hepsiniAçları düşünmeden tıkınırsın hurmadan Sonra kilo alınca sızlanırsın durmadanArkadaş az yavaş ol boğazın tıkanacakGöçüp gitsen aniden evlada kim bakacakHele müsrif olanlar bir başka aşırı tipKolayca harcıyorlar nasılsa kart var deyip Tam tersi de cimriler yediğin lokma sayarKendine de eziyet etrafa nefret yayarKurban olduğum Rabbim ne güzel ayeti varOna uyanlar bulur harcamada istikrarYığmasana serveti seninle gelmeyecekSanki zengin olanlar gün gelip ölmeyecekİmanı zayıflatan fakirlik tehlikeli Buna mani olacak zenginin iki eliBaşka tür aşırılık dedikodu iftiraKardeş eti yiyecek atanlar sıra sıraKonuşmamak da olmaz sesini çıkarmadanHakkı söyle kardeşim insanları kırmadanSuyu bile kullanmak bir usulle olmalıNe susuz kal ne boğul başkasına kalmalıGelelim hiddet denen lüzumsuz davranışaBunu gören başkası girer senle yarışaÇok da pasif olmasan o da tam zıddı bununYahu benim kardeşim ortasını bul şununAşırılık kötü şey hele dinde hiç olmazTam tersi nefret çeker neticeye varılmaz Bu asla demek değil ezik pasif kalalımRabbimizin emridir vasat ümmet olalım Nasıl da bağırıyor kulak zarı patlatırArkadaş derdin nedir insan sakin anlatırEzilip de büzülme çok da kısık ses ile Normal neyse uygula anlasın çocuk bileNe çok merhametsiz ol ne de aşırı ağlakMutedil şefkat nedir bilip de uygulasakNe desek az geliyor aşırılara kelamMüfritler layığını bulacaktır vesselam
  • mhmtmhmt5 ay önce
    Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Bu yüzden demogoji rotamız olduğu için laf ebeliğiyle günümüzü geçiriyoruz. Sol bilimle uyuturken sağda din ile uyutmayı rota yaptıkça ara gazıyla hop otur hop kalkarız. Gerçekci olmak çözümde isteyen var mı? Özümüze dönmek. Dosdoğruyu söylediğimiz gibi yaşamak çözümdür. Adımız gibi olmak ve yaşamak zorundayız. İsraftan, şeytan işi heva hevesten uzaklaşmak devletinde özüne dönmesine bağlıdır. Demogoji ile çok güzel anlatırsınız ama hayata dökemezseniz ne anlamı var? Sayın Kenan ALPAY yazarımızın dünkü yazısında dediği gibi ‘Kitap Yüklü Eşekler’den Ne Kadar Farklıyız? (28 Aralık 2018 Cuma). Sevgili Peygamberimiz (SAV) bize yaşayışımızı örnek göstermedi mi? Hz. Aişe Peygamberimizin ahlakını soran kimselere " Onun ahlakı Kuran ahlakıdır" şeklinde cevap vermiştir. Allah resulü (s.a.v.) dünyaya asla itibar etmedi. Günümüzde ise dünya itibar edilirken ahiret ise var mı, kul hakkı var mı, mahşer var mı, ... düşünen akleden ise sözde çokta takan yok. O zaman bu bilindiğine göre yani çözümü de ortaya koyduğunuza göre neden bekleniyor? Bireysel olmak kadar devletçe de çözüme neden gidemiyoruz, gitmek istemiyoruz? Hatayı hep insanlarda buluyoruz. Yönetenler yanlış yönlendirdiklerinin farkında değilse yanlış yapıyorsa çözüm lafla olabilir mi? Gerçekten elimizi tutan mı var? Dosdoğru uygulamaya adım atmak varken (mesela idam yasalaşabilecekken idamı getirememek gibi.) neden dosdoğru yol için raya adım atmıyoruz? “Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece hem öldürmekten hem de öldürülmekten korunursunuz.” (Bakara Sûresi 179) diyen rabbim yanılıyor mu? Kimden çekiniyoruz? Caydırıcı cezalar olmadan hiçbir işimizi dosdoğru yapamayız. laf çok ama icraat yok. Bu yüzden devamlı canavarlar ortaya çıkarıyoruz. Çünkü Allah korkusu kalkıyor, kul hakkı önemsenmiyor. İsraf ve haksızlıklar çığ gibi büyüyor. Neden piyango kuyrukları her sene daha da kısalacağına artıyor dersiniz? Rotası olmayan gemi gibi veya tekeri patlayan kamyon gibi veya freni boşalan taşıt gibi gitmiyor muyuz? Bu yanlışlarda veballer de yöneticilerin veballeri yok mu, olmayacak mı? Yanlışlarımız bir tane olsa önemli değil düzelir diyeceğim. Ama dokunduğumuz her şey elimizde kalıyor. Doğruyu biliyoruz, söylüyoruz ama tersini yapmaya devam ediyoruz. Temenni iyi güzel de, ortalık bataklıktan geçilmiyorsa insanlarımız ne yapabilir ki? Örnek olacaklar ördek gibi yaşayıp durdukça nasıl inandırıcı olup davaya sahip çıkacağız? “Bir elime Ay’ı, diğer elime Güneş'i verseniz bu davadan vazgeçmem.” diyen, ümmetim ümmetim diyerek üzerimize titreyen Allah(CC)' ın kulu ve elçisinin yaşayışı nerede ümmetinin yaşayışı nerede, gençlik nereye kayıyor? Kadını köleleştiren cahiliyeye geriye döndük. Modern kölelik insanlarımızın gözünü boyuyor, boyanmasına da yardım edilmiyor mu? Statları doldurarak heva ve heveslerimizi tavan yaptık. Talih oyunlarına piyangolara bel bağlar olduk. Modanın fuhşiyatın mal mülkün kölesi olduk. Teknolojinin oyuncağı olduk. Gençlik elden giderken bataklıklara batmaması için gençleri kurtarmak isterken kurtaramamak bir kenara kendimizde bataklığın içine gömülür, olduk. Dizilerle filmlerle şeytanın istediği her şeyi güzel şatafatlı ve en değerli olarak gösterdikçe gözlerimiz faltaşı gibi açılır oldu. Dünyaya kazık çakmak için yarış almış başını gidiyor. Nefisler doymuyor, çoştukça çoşuyor. Her taraftan gaz verdikçe uçuyoruz ama çakıldığımızı göremiyoruz. Örnek yaşayış ise ağızlarda. Yaşayacak insanı bulamıyor. Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, servete, şöhrete ve debdebeye asla itibar etmedi. Zaman oldu ki, Arabistan’ın bütün hazineleri ve altınları eline geçtiği, tabir caiz ise, dünya her şeyi ile O’na iltifat edip, kendisini cezp etmek istediği halde, O onlara itibar etmedi ve onlardan ne KENDİSİNE BİR PAY ayırdı, ne YUMUŞAK YATAKTA yattı, ne LEZİZ YEMEK yedi ve ne de İHTİYACINDAN FAZLA BİR KAT ELBİSE giydi. Medine’ye hicret ederek az zamanda birçok fütuhata mazhar olduğu, dünya O’na boyun eğip meftun olduğu halde, O, asla dünyaya itibar etmedi. Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatıyor: “Bir gün Allah Resulünü ziyarete gitmiştim. Hizmetçisi Rebah’dan izin istedim ve içeri girdim. Allah Resulü bir hasır üzerine yattığı için, yüzüne hasırın izleri çıkmıştı. Tahtadan yapılmış olan dolaba baktım; bir tasın içinde sadece biraz arpa vardı. Bu manzara karşısında duygulandım, gözlerim doldu ve kendisine: Ey Allah’ın Resulü! Kisralar ve Kayserler saraylarında lüks ve rahat içinde yaşarlarken sen burada sıcağın altında, mübarek vücuduna hasırın izleri çıkmış olarak yatıyorsun. Halbuki sen Allah’ın Resulüsün. Müsaade etsen de sana bir yumuşak yatak yaptırsak.” dedim. Allah Resulü tebessümle yüzüme baktı ve şöyle buyurdu: “Dünya benim neme gerek Ya Ömer! Dünya onların, ahiretin ise bizim olmasına razı olmuyor musun?” Başka bir gün Hz. Fâtıma’nın boynunda altından bir gerdanlık gören Allah Resulü şöyle buyurdu: “Kızım, insanların "Peygamberin kızı Fâtıma’nın boynunda altından bir gerdanlık gördük." demeleri hoşuna gider mi?” Ebu Zer Hazretleri şöyle anlatıyor: “Bir gece Allah Resulü ile bir yerden geçiyorduk. Bana dönerek şöyle buyurdular:“ Bütün Uhud Dağı altın olup, benim olsa, onun tek bir dinarının bile üç gün yanımda kalmasını istemezdim; yalnız borcumu ödemeye yetecek kadarını saklardım.” Gerçekten nereye gidiyoruz. Yoksa yapılan yanlışlarla nüfus planlaması yapılıyor da biz yanlış mı anlıyoruz? Bizimde sevgili peygamberimiz (sav) gibi örnek olup yaşama mecburiyetimiz yok mu? Örnek olacakların yanlışları artıkça inandırıcılığımız olmaz. Piyasa en güzel öğretmendir. Piyasa bozulursa vatandaşta bozulur. okulda ve ailede hiçbir şey veremeyiz. Caydırıcı cezalar konulup herkese eşit uygulanmadan lafla düzelme de olmaz. Okullarda ve ailelerde anlatılanın tersi uygulandıkça da boşa kürek çekmeye devam ederiz. Allah yar ve yardımcımız olsun.
  • METİN P.METİN P.5 ay önce
    DİNİMİZİN HARAM ETTİĞİ ZANNA KAPILMAK İSTEMEM AMA BU 6284 SAYILI YASA SANKİ FETÖ İHANET ÇETESİNİN ELİNDEN ÇIKMIŞ GİBİ.BU İMANLIYIZ DİYEN HUKUKÇULAR HİÇ Mİ BAKMAZ İSLAM FIKHINA.
  • Yaşlı DoçentYaşlı Doçent5 ay önce
    Sıkıntımızı Yazdığımız Tek Gazete Olan Yeni Akit Gazetesinin Değerli Yazarlarının Yardım Ve Aracılığıyla; Sayın Cumhurbaşkanımız; Doçent olduğumuz gün, emsallerimiz hangi dosya ile Profesör oluyorlarsa, biz de aynı dosya ile Profesör olmak istediğimizi; deneyim kazanmanın murad edildiği 5 yıl Doçentlik kadrosunda boşuna kalmak istemediğimizi; 5 yılın 5 katından fazla Üniversitemizde öğretim elemanı olarak çalışıp, 10 binlerce öğrenci mezun edip deneyim kazandığımızı; Üniversitemizde Doçentlik kadrosunu almak için gerekli olan puanın 5 katından fazla bir puanla Doçentlik kadrosunu aldığımızı; emeklilik yaşımızı geride bırakıp ömrümüzü verdiğimiz Üniversitemizde, Profesör olmak için 5 koca yıl beklemememiz gerektiğini; dosyası dolu ama ömrü de dolu Yaşlı Doçentler olarak, Profesör olmak için, zaman sınırı olmadan, dosyamızı Doçent olduğumuz Üniversitemize sunmamıza kapı aralamanızı sizden istirham eder, saygılarımızla taleplerimizi arz ederiz: A-) 1-5 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 5 yıl sonra Profesör olabilmelidir. B-) 5-10 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 4 yıl sonra Profesör olabilmelidir. C-) 10-15 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 3 yıl sonra Profesör olabilmelidir. D-) 15-20 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 2 yıl sonra Profesör olabilmelidir. E-) 20-25 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 1 yıl sonra Profesör olabilmelidir. F-) 25 yıldan fazla öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent hemen Profesör olabilmelidir.
  • Yalın AyakYalın Ayak5 ay önce
    Ula metin_müjdat; varsayın ki bu ülkeyi Erdoğan' ın elinden kurtardınız, ne yapacaanız la? El-cevap: "soğanın cüccüünü yiyecaaazz!"

Günün Özeti