Gücün hukukuna çelikten cevap
Gücün hukukuna çelikten cevap
REFİK TUZCUOĞLU
Dünya kelimenin tam anlamıyla bir ateş çemberinden geçiyor. Bir yanda ABD-İsrail ekseninin pervasızca tırmandırdığı ve Hürmüz Boğazı'nın kilitlenmesine varan bölgesel savaş sarmalı… Diğer yanda Gazze’deki o büyük soykırımın ardından Lübnan’ı vuran, Suriye’yi tehdit eden ve gözünü daha da kuzeye dikmekten çekinmeyen dizginsiz bir İsrail Siyonizmi.
Kuzeyimize bakıyoruz; Ukrayna savaşıyla derinleşen Rusya korkusu, Avrupa’nın iliklerine kadar işlemiş durumda. Trump yönetiminin Transatlantik ilişkilerde yaptığı sarsıntı ve ABD’nin güvenlik şemsiyesini kıtanın üzerinden çekmesiyle birlikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen Avrupa güvenlik mimarisi adeta çöküşün eşiğinde. NATO tartışmaya açılmış, "stratejik özerklik" masalları anlatan Avrupa başkentleri ise kendi göbek bağlarını kesememenin çaresizliği içinde kıvranıyor.
Küresel sistemin bu büyük türbülansı bize çok acı ama bir o kadar da net bir gerçeği haykırıyor: Uluslararası hukuk ölmüştür. Artık sahnede sadece "güç" konuşuyor. Bunun en çarpıcı ve yüzsüz itirafına da bizzat ABD Başkanı Trump’ın sözlerinde şahit olduk. İran'a yönelik operasyonları anlatırken nükleer endişelerini dile getiren Trump, aslında yeni dünya düzeninin gayriresmi anayasasını şu cümleyle ilan etti: "Eğer İran nükleer silaha sahip olsaydı, bugün belki de burada olamazdık." Bu itiraf; haklının değil yalnızca "güçlünün" kural koyduğu, uluslararası hukukun ise sadece zayıfları terbiye etmek için kullanılan bir kırbaca dönüştüğünün kanıtıdır. Bir zorbalık düzeninde yaşıyoruz. Kendi silahını üretemeyen, kendi caydırıcılığını masaya koyamayan devletlerin bu yeni harita tasarımlarında hayatta kalma şansı yok.
İşte tam bu jeopolitik kırılmanın merkezinde, geçtiğimiz hafta İstanbul'da kapılarını açan SAHA EXPO 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı, sıradan bir teknoloji fuarı olmanın ötesine geçerek Türkiye’nin bu kaotik dünya düzenine verdiği çelikten bir cevaba dönüştü. Fuarda sergilenenler sadece teknolojik donanımlar değil, bağımsızlığımızın manifestosuydu. Çelik Kubbe hava savunma sisteminin yeni elektronik harp unsurları, denizlerdeki yeni nesil insansız araçlarımız, İHA/SİHA teknolojilerinin yeni muhteşem örnekleri, KAAN, Kızılelma ve daha niceleri… Ancak tüm bu gövde gösterisinin içinde öyle bir eser vardı ki, sadece bölgesel değil, küresel güç dengelerini sarsacak bir mesaj taşıyordu: Yıldırımhan Kıtalararası Balistik Füzesi.
6 bin kilometre menzile ve Mach 25 gibi muazzam bir hipersonik hıza ulaşabilen bu kritik sistem, Türkiye'nin savunma doktrininde "oyun değiştirici ve oyun kurucu" bir güce dönüştüğünü gösteriyor. Füze bir yüzünde Yıldırım Bayezid Han'ın tuğrasını ve baş tarafında ise Gazi Mustafa Kemal’in imzasını taşıyor. Bu tablo, Mustafa Kemal'in izinden gittiğini iddia edip yıllarca yerli savunma sanayiini baltalayanlara, muasır medeniyetler seviyesine sadece heykel açılışları, konserler ve bale gösterileriyle ulaşacağını sanan o arkaik zihniyete de verilmiş bir cevap. Kaan’ın ilk üretilen parçasına kalorifer peteği, kanopi destek çubuğuna ise süpürge sapı diyen zihniyet şimdi Yıldırımhan füzesine fabrika bacası derse şaşırır mıyız?
Ankara'nın sadece izleyen değil, oyun kuran bu yeni pozisyonu İsrail ve Yunanistan’da tam anlamıyla bir deprem etkisi yaptı. Tel Aviv için Türkiye'nin bölgesel gücü ve sınır tanımayan askeri kapasitesi artık en büyük kaygı kaynağı olarak görülüyor. Hatta İsrail'in önde gelen gazetelerinden Haaretz, Türkiye ile yaşanacak olası bir savaşın Batı'nın güvenlik düzenini altüst edeceğini ve küresel piyasaları sarsacak sonuçlarının "felaket" olacağını yazarak İsrail karar alıcılarını açıkça uyarıyor. Yani İran’dan sonra Türkiye’yi hedef gösteren İsrail faşistleri, kazın ayağının öyle kolay olmadığını yavaştan anlamaya başladı.
Bu korku sadece medya analizleriyle sınırlı değil; bizzat İsrail ordusunun önemli isimleri tarafından da dile getiriliyor. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin eski Genel Teftiş Subayı Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik'in, "Türkiye artık sadece bölgesel bir güç değil, İsrail bunu görmek zorunda" şeklindeki itirafı, Tel Aviv'in yaşadığı travmayı özetliyor. Zira on yıllardır Gazze'de veya Lübnan'da olduğu gibi yalnızca milis güçlere ve asimetrik yapılara saldırmaya ve kolayca katliamlar yapmaya alışkın olan İsrail; karşısında kendi teknolojisini üreten kadim bir devlet stratejisini görüyor. Nitekim analistler de Türk ordusunun Avrupa’nın en büyük kara gücü olmasının ve deniz kuvvetleri kapasitesinin Tel Aviv'i fazlasıyla dengeleyecek boyutta olduğunun altını çiziyor.
Ancak İsrail sadece uzaktan izlemiyor, Türkiye'yi güneyden çevrelemek için son derece sinsi adımlar atıyor. İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne gönderdiği hava savunma sistemleri, bu kuşatma planının en somut adımlarından biri. Amaç, Türkiye'nin kara ve hava hareketlerini yakından izlemek ve güney hattımızda yeni bir caydırıcılık kuşağı inşa ederek bizi çepeçevre sarmak.
İşte bu yüzden Yıldırımhan gibi hamleler sadece birer mühendislik harikası değil, Türkiye'yi kuşatmak isteyen zincirleri paramparça eden kılıç darbeleridir. Masa başlarında Ortadoğu ve Doğu Akdeniz için yeni haritalar çizenler, o haritaların artık Türk mühendisinin çizdiği çelikten namluların menzilinden geçtiğini anlamalı. SAHA EXPO 2026, Türkiye’nin o "parçalanmış yapılara" benzemediğini ve oyunun kurallarını yeniden yazdığını dünyaya ilan eden bir meydan okuma oldu.