--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Sultan Muhammed Alparslan’ın liderlik sırrı

Osman Atalay
Osman Atalay

Malazgirt Zaferi’nin 947. yıldönümü kutlanırken Alparslan’ın kişiliğini unutmamakta fayda var.

Malazgirt Savaşı, 26 Ağustos 1071’de Malazgirt ovasında meydana gelmiş, Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşmiş, Anadolu’nun Türklere yeni yurt olmasını sağlamış olan önemli bir meydan savaşıdır.

Tarihe “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan sultan” olarak geçen Alparslan, tahtta kaldığı yıllar boyunca önemli seferlere imza attı.

Büyük bir devlet adamı ve komutan olan Sultan Muhammed Alparslan, Abbasilerin de yardımına koşarak İslam dünyasının hamiliğini üstlendi.  

Malazgirt Zaferi’nin, sadece Türk tarihine değil, İslam ve dünya tarihine de yön verdiği söylenir.

Bu zaferle güçlenen Selçuklu Türkleri, İslam sınırlarını genişleterek külliyeleriyle, hastaneleriyle, kervansaraylarıyla ve medreseleriyle, dünya tarihinde muazzam bir yere ulaşmıştır.

Malazgirt Zaferi ile büyüyen ve gelişen Türk-İslam medeniyeti, aynı zaman da Osmanlı Devleti’nin temellerini oluşturmuştur.

Alparslan, 26 Ağustos 1070 Cuma günü ordusuyla birlikte namaz kılar ve meşhur duasını yapar;

Ve sonrasında askerlerine dönerek tarihe geçen o muhteşem konuşmasını gerçekleştirir;

 “Burada Allahû Teala’dan başka bir sultan yoktur. Emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz.”

Selçuklu ordusu, sadakat nidalarıyla Sultan Alparslan’a bağlılıklarını haykırdılar.

Selçuklu kaynaklarında Sultan Alparslan’ın fiziksel özelliklerine dair çok detaylı bilgiler olmamakla birlikte, en azından kendisiyle ilgili belirli bir fikre ulaşmamızı sağlayacak kayıtlar mevcuttur. 

Buna göre insaflı bir zat olan Sultan Alparslan, iyi ahlaklı ve “sevimli yaratılışlı”ydı. Yakışıklıydı. Son derece heybetli olup “zor ve korkulu zamanlarda bile” heybetini muhafaza ederdi. “Eşsiz bir cihangir”di. İri yarıydı ve kaynaklara bakılırsa haddinden fazla uzun boyluydu.

“Ebu Şucâ” (yiğitliğin babası) ve Adûdüddevle (devletin pazusu, koruyucusu) gibi künye ve lakaplarında görülen ibareler, kuşkusuz sultanın fiziksel özellikleriyle de ilgiliydi.

Meclislerinde özellikle tarih ve dinî ilimlere ait eserlerin yanı sıra ahlak ve iyi hal ile ilgili kitapların da okunduğuna dair bilgilere sahip olduğumuz Sultan Alparslan, ahlaki nitelikleriyle de öne çıkmış bir hükümdardı.

Kaynakların müşterek kanaatine göre, birçok ülkenin hükümdarı sultanın, iyi ahlakı, verdiği sözleri tutma konusundaki hassasiyeti ve siyasî ilişkilerde yapılan anlaşmalara sadakati dolayısıyla kendisine tâbi olmuşlardı.

Güvenilirliği ile meşhur olması, “Mâverâünnehir’in en uzak noktalarından Suriye’nin en uçtaki yerlerine kadar uzanan ülkelerdeki bütün hükümdarların” huzuruna gelip tabiiyet sunmalarının en önemli nedenlerindendi.

Sultan Alparslan, daha çocukluk dönemlerinden itibaren zulüm karşısındaki sert tutumu ile temayüz etmişti.

Zulüm karşısındaki bu sert tavrı, halk arasında kendisine büyük bir sempati gelişmesine vesile olmuş ve bu sayede tahta çıkarken hem ordudan hem de halktan çok geniş bir kesimin desteğini alabilmişti.

Kuşkusuz bir savaşlar ve fetihler çağının hükümdarı olan sultan, özellikle askerlerin halkın malına el uzatmaması ve reayaya zulmedilmemesi hususunda oldukça hassas bir tutuma sahipti.

Özel muhafız birliği içinde yer alan askerlerden birinin köylü bir kadından bir etek gasp ettiğini duyunca çok öfkelenmiş, gâsıp askerin derhal yakalanarak idam edilmesini emretmişti.

Onun bu tavrı, hâkimiyeti döneminde Selçuklu coğrafyasında benzer hadiselerin yaşanmamasında son derece etkili olmuştu.

Alparslan’ın sultanlık yılları, İslam coğrafyasında güvenlik ve refahın en üst düzeyde yaşandığı dönemlerden biriydi.

Kaynaklara bakılırsa, onun çok huzurlu ve sakin geçen hükümdarlık döneminde herhangi bir siyasî cinayet ya da müsadere hadisesi yaşanmamıştı.

Sultan kendisinden önce konulan örfî vergilerin hepsini kaldırmış, yalnızca şer’î vergileri bırakmış ve bunların da iki taksit halinde tahsiline izin vermişti.

Sultan Alparslan’ın vefatından sonra Bağdat’ta Abbasi Halifesi tarafından tertip edilen taziye merasimi esnasında onun Müslümanları idare etme konusundaki hassasiyetine, cihad anlayışına ve zulüm karşısındaki tavizsiz tutumuna özellikle vurgu yapılması, merhum sultanın adalet vasfının aynı zamanda herkesçe malum bir özelliği olduğunu gösterir.

Devlet idaresinde, kuşkusuz kendi kudretinin bilincinde olması dolayısıyla oldukça şeffaf bir tavrı olan Sultan Alparslan, güçlü bir yönetim perspektifine sahipti. Devlet işlerinde duygusal davranmaz, akıl çerçevesi ve liyakat dahilinde hareket ederdi.

Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışını ortaya koyan bir başka özelliği de siyasî dedikodulara kulak asmaması, jurnallere ve jurnalcilere itibar etmemesiydi.

Zaman zaman bazı tarihçiler tarafından eleştiri konusu da edilen bu tutumu doğrultusunda bir tür istihbarat servisi olarak nitelendirilebilecek olan berîd teşkilatını belli açılardan işlevsizleştirmiş, “dostlar hakkında kötü, düşmanlar hakkında iyi” haberler getirebilecekleri gerekçesiyle teşkilatın faaliyetlerine kısıtlama getirmişti.

Söz konusu kısıtlamanın modern diyebileceğimiz bir bakış açısıyla hatalı bir tutum olarak nitelendirilmesi mümkün olmakla birlikte, dönemin şartları açısından değerlendirildiğinde esasen sultanın, kendi idaresine güvenini yansıttığı açıktır.

Buna göre, jurnalcilerden biri vezir Nizâmülmülk aleyhine birtakım ithamlar içeren bir pusulayı sultanın, namaz kıldığı yere bırakmıştı.

Vezirin ne kadar mala sahip olduğu, toplamakta olduğu yasadışı vergiler ve halka dönük olumsuz tavırları ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu pusulayı okuyan Sultan Alparslan, daha sonra pusulayı huzuruna çağırdığı vezirine vermiş ve ona şöyle demişti:

“Burada yazılı olanlar doğruysa ahlakını düzelt ve yaptığın hatalardan dön, eğer yalan söylüyorlarsa da onları affedip hatalarını bağışla ve kendilerini önemli işlerle meşgul et ki kimseye böyle iftira atacak vakitleri olmasın.”

Meşhur İslam tarihçisi İbnü’l-Esîr’in, “Bundan daha güzelinin daha önce hiçbir hükümdardan rivayet edilmediğine” işaret ettiği bu davranış, Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışının yaslandığı iyi niyet ve ahlak temelini ortaya koyduğu kadar, onun her şeyden önce kendi hal ve kudretine güvendiğini de ispat ediyordu.

Selçuklu tarihinin önemli kaynaklarından olan Bundârî’nin kaydına bakılırsa, devletin güç ve zenginliğini yansıtması maksadıyla kamu binalarının inşasında heybet ve gösterişi birinci planda tutan Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışı, iç ve dış politikaya dönük kavrayışı, kendisine ait künye ve lakaplarda da belirgin bir biçimde görünür durumdaydı.

Örneğin en önemli lakaplarından biri olan Ebu’l-Feth (Fetih babası), Abbasi Halifesi tarafından Doğu Anadolu’daki fetih hareketleri esnasında (meşhur Ani Kalesi’nin fethinden sonra) elde ettiği başarılardan dolayı kendisine verilmişti. Dış politikasının en önemli sacayakları cihad ve fetihti. 

Selçuklu kaynaklarında dindar bir kişilik olarak tavsif edilen Sultan Alparslan, dünyada İslam’ı hâkim kılma uğruna mücadele etme şeklinde özetlenebilecek olan cihad hususunda oldukça hassastı.

Malazgirt Savaşı’nın başlamasından önce, müneccimlerin savaşı ertelenmesi yönündeki telkinlerine “mayasında bulunan sağlam iman dolayısıyla” kulak asmamış, çok sevdiği ilim adamlarından biri olan Ebu Nasr Buhârî’nin, “bütün Müslümanların kendisi ve ordusu için dua ettiği” Cuma namazı vaktinde saldırıya geçilmesi düşüncesini benimsemişti.

Yine namaz esnasında gözyaşları içinde dua etmesi ve “bu kefenim olsun” diyerek beyaz bir elbise giyip askerlerine şehitlik ve gaziliğin fazileti üzerine sözler söylemesi de onun manevî dünyasının ufuklarını yansıtıyordu. Sultan Alparslan din adamlarına ve âlimlere hürmetle muamele eder, her işinde Allah’ın rızasını elde etmek için gayret gösterirdi.

Meclislerinde din adamları her zaman en itibarlı konumu teşkil eder, dinî sohbetler ve tartışmalar bu meclislerin en yaygın sohbet konularını meydana getirirdi.

Mütevazı bir karakteri olduğu anlaşılan Sultan Alparslan, sahip olduğu kuvvet ve başarılardan dolayı büyüklenmezdi. Her halükârda kendisini fani bir kimse olarak görür, günlük hayatında bu durumu çevresinde bulunanlara hissettirmekten imtina etmezdi.

Çağdaş kaynakların cömertliği konusunda ittifak halinde olduğu Sultan Alparslan, tabir yerindeyse fakir fukara babasıydı.

Reayanın fakir olanlarına karşı ayrı bir şefkat ve merhamet besler, kendilerine karşı “çok ince kalpli olduğu” bu kimselere çokça yardımda bulunurdu. Divanında ülkenin dört bir yanında ikamet etmekte olan birçok fakirin isimlerinin kaydedilmiş olduğu defterler bulunur, bu kayıtlar doğrultusunda ihtiyacı olanlara düzenli olarak yardım yapılırdı.

Sultan kendisine gönderilen hediyelerin ve hazine gelirlerinin bir kısmını da bu kimselere tahsis etmişti. Maiyeti, devletin ileri gelen beyleri ve ordu mensuplarına çıkarılan yemeğin dışında, bizzat Sultan’ın emriyle her gün 50 koyun kesilir, bu koyunların etlerinden yemekler pişirilerek fakirlere dağıtılırdı. “Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerin devamı için çokça dua eden” Sultan Alparslan, ayrıca çok sadaka verirdi.  

 

Osman Atalay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle