Rahata kavuşmak bizi bozdu mu acaba?
“O kâfirleri, kara bulutlar gibi dalga sardığı vakit, dini Allah’a halis kılarak (tam bir ihlâs/samimiyet ile) O’na yalvarırlar, dua ederler. Fakat Allah onları karaya çıkarıp kurtardığı zaman, içlerinden bir kısmı yolun ortasında (inanmakla inkâr etmek arasında) bocalar.(diğerleri ise, eski küfürlerine devam eder). Bizim âyetlerimizi öyle nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.” (31-Lokman 32)
Ayet gayet açık olarak insanoğlunun içinde bulunduğu tutarsızlığı dile getiriyor. Denizde boğulma tehlikesi olsun, sel, yangın veya başka doğal afet dediğimiz bir olay karşısında olsun herkes tek kurtarıcının bu evrenin sahibi Allah olduğunu anlar…
Bir deprem esnasında çoğu insanın Allah’a yalvardığını, dua ettiğini namaza koştuğunu, ibadethanelerin dolup taştığını bilmekteyiz.
Mesela hayatımda yaşadığım ilk ve en büyük deprem, 17 Ağustos 1999 depremidir. Gece saat 03:02’de meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki o depremin sabahında da camiler dolup taşmıştı…
Türkiye tarihinin de en büyük dördüncü depremi olan o hazin İlâhî olayda 18 bin 373 kişi hayatını kaybetmiş, 48 bin 901 kişi yaralanmış ve 5 bin 840 kişi de kaybolmuştu…
Bir grup arkadaşla beraber İstanbul’dan kendi çabamızla biz de yardıma koşmuştuk.
Namazlarını düzenli kılamayan veya bu konuda disipline olmayan bazı arkadaşların arabamız ile Gölcük’e giderken “bundan böyle namazlarını sürekli kılacaklarına dair” sözleştikleri bugün gibi hatırımda.
Nitekim okuduğumuz ayette ve benzeri başka ayetlerde ifade edilmektedir ki, bir zorluk veya tehlike anında herkes fıtratına uygun evvela ve sadece Allah’ı hatırlar; katıksız olarak sadece O’na yalvarır-yakarır…
•
“28 Şubat’ı unutursak unutuluruz”
Hüseyin Öztürk ağabey, bir gün önceki yazısında (haklı olarak) bu başlığı kullanmıştı.
3 gün önce malumunuz, üzerinden çeyrek asrın geçtiği ve yeni neslin ne yazık ki bilmediği 28 Şubat zulmünün yıldönümü idi. Bu vesileyle herkes o kara günlerinin acı hatıralarını paylaştı, hatırladı/hatırlattı…
Ben özeleştir yapacağım!
O zorlu post modern darbe sürecinde “kurşundan bir duvar gibi” birbirlerine kenetlenmiş imanı taşıyanlar…
El ele mitingleriyle tüm Türkiye’yi çepeçevre saranlar…
Tüm Avrupa’yı “hicret meskeni” edinenler…
Anılarını anlatırlarken (bugün dahi) gözyaşlarını tutamayanlar (istisnaları tenzih ederim) bugün ne haldeler?
Beraber siyaset yapanlar, beraber eğitim görenler, beraber hicret edenler; birlikte ağlayıp, birlikte sevinç gözyaşı dökenler bugün aynı safta, aynı düşüncedeler mi?
Ne haldeyiz bilen var mı?
Aç kurtların girdiği sürü gibi darmadağın, her biri başka bir yaşam alanına mı savrulduk yoksa?
“Kurşundan bir duvar gibi” olan saflarımızı kalbura ne çevirdi?!
Bizi rahatlık mı çarptı?
Bazılarının dediği (özellikle Gülen’in Erbakan hükümeti için kullandığının benzerini bugünlerde dillendirenler) gibi, “biz Müslümanlar iktidarı beceremedik, kullanamadık” demiyorum da, “rahata kavuşmak bizi bozdu mu acaba” diyorum. Az evvel verdiğim ayetin ifadesiyle tehlike geçti, geldiğimiz yolları biz unuttuk sanki!
Dün en sıkıntılı dönemlerde kesmeyi bırakın, kısaltmaya dahi bizi razı edemedikleri sakallarımızı bugün kendimiz kazıdık…
Keza baskı kullanılarak, galiz küfür ve hakaretler edilerek çıkarılamayan tesettürlerimizi kendimiz çıkardık ya da örtü olmaktan çıkardık ve içindeki bedenlerimizi de şekilden şekle sokarak modaya uyarladık…
Uğruna geleceklerimizi hiçe saydığımız “davamız mı (hâşâ) boş ve yalandı”, yoksa biz mi “yalanmış gibi” halden hale savrulduk?
Açıkçası bu, merakımı hep celp etmiştir.
Tamam, Rabbimiz bu durumu (zorlukta/darlıkta tek Allah’a sığınmayı, rahata kavuştuklarında da unutup yüz çevirmeyi) inkârcılar için kullanır. Ama inananlar için de söylendiğini/söylenebileceğini düşünememiştim.
Zira ayette “inanmayanlar/imanı zayıf olanlar darlıkta hakiki imana yönelirler” ifadesi var. Bizim halimiz ise tam tersi.
En çetin durumlarda güçlü, sarsılmaz imana, tavizsiz yaşama sahipken, rahata kavuştuğumuz zaman ve zeminde rehavete kapılmış; güçlü imanımızın, muhlis yaşamımızın yerini zayıf bir iman ve manasından uzak, ciddiyetten yoksun bir hayat anlayışı kaplamış…
En güzel tadını aldığımız namazlarımıza, ibadetlerimize, ahlaka daha yaraşır duruşumuza, yaşantılarımıza ne oldu?
Dün bu zulmü bize reva görenlerin karşısında savunduğumuz gerçekleri, bugün onların safında, onların fikrinde, onların basın-yayın kanallarında güle oynaya eleştirebiliyoruz!
Allah Rasulü’nün bir savaş sonrası söylediği rivâyet edilen “Şimdi küçük cihattan büyük cihada nefis ile cenge dönüyoruz!” sözü dikkat çekicidir. (Süyûtî; Münâvî, Feyzü’l-kadîr; Ali el-Müttakî/Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ/İstanbul İl eski Müftüsü)
Demek oluyor ki, inkârla mücadele ederken daha kolay oluyor imanı kuşanmak.
Rahata kavuşunca nefsi istekler/dürtüler bizi, biz olmaktan çıkarabiliyor.
Unutmayalım, hakikat değişmedi, dava değişmedi biz değiştik!







