Köle Addas’ın gördüğünü efendileri göremedi!
“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (55- Rahman 27,28)
Dün “Üç Aylar” dedik, sonra “Ramazan Ayı”… Ve nihayet bugün Ramazan Bayramı’nı da geride bırakmış bulunmaktayız…
Her gelen gidicidir.
Her gelenin bize ne değer kattığına, bizden neler aldığına odaklanmaktır aslında önemli olan.
Yarın bir gün, belki de bugün bizler de gideceğiz bulunduğumuz dünyayı terk ederek…
Hal böyleyken kendimizle beraber ne götürebileceğimize bakmalıyız.
“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir...” (30- Rum 30) Böyle buyuruyor Rabbimiz.
“Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” cümlesi ne çağrıştırıyor mesela bizde?
Resûli Ekrem de, “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecûsî yapar…” (Buhârî, Müslim)
Bu beyanlara göre düşündüğümüzde çocukların zihin dünyası (mesela) yaratılış fıtratına göre işler. Sordukları sorular, yönelimleri de genelde bu yöndedir.
Evet, çocuklar sordukları sorularla bazen büyüklerin ufkuna yepyeni bir pencere açarlar…
Küçük oğlum, geçenlerde cevabı kendinde mündemiç şöyle bir soru sordu:
“Baba sağ tarafa selam verirken sağdaki melek sevap hanemize bir artı, sola selam verirken de sol taraftaki melek günah hanemize bir eksi yazar, değil mi?”
Böyle bir şey okuduğumu hatırlamasam da çocuğun söylediğinin yanlış bir mana ifade etmediğini gördüm.
Ve buradan o an içinde bulunduğumuz Ramazan ayı dolayısıyla kafamda şu mefhum oluştu.
“Her Ramazan ayı geldiğinde Müslümanın sevap hanesine adet sayısı kestirilemeyecek kadar sevap, günah hanesinden de bir o kadar eksiler bırakarak ayrılması icap eder.”
Ramazan boyunca daha sık hemhal olmaya çalıştığımız Kur’an’da, nice güzel temsillere yer verilir.
Tüm o misalleri de ben (nacizane) bir ayetle kendime göre özetliyorum:
“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).” (2-Bakara 138)
Allah’ın boyasını Ulema şöyle tanımlamışlar: “Allah’ın dini, şeriatı, hilkati”, “Allah’ın insanda yarattığı, onu diğer canlılardan ayıran akıl ve fıtratı”, “Allah’ın hücceti ve delili”, “Allah’ın mahlûkatı yarattığı fıtratı”…(DİA)
Kur’an’ı dikkatlice okuduğumuzda hakikaten bu manaların hepsinin de tek ifadede toplandığını rahatlıkla görürüz.
O da “Allah’ın Boyası”dır.
Zira hangi ibadete sarılırsan orada o boyayı görürsün; Farz, vacip, nafile namazda da; zekât, oruç, hac’da da hep aynı boya.
Mesela tefekkür ederken de,
Kur’an-ı tertil ile tilavet ederken de Allah’ın boyasının hep aynı renkte aksettiğini hissedersin.
Dahi, peygamber kıssalarını okurken yine aynı boyanın ahlaka yansımalarını görürsün.
Öyle bir renk ki “Allah’ın Boyası”, ne tarafa yönelirsen yönel!
Ne amelde bulunursan bulun!
Ve hangi beldede, hangi farklılıklarla karşılaşırsan karşılaş, hakikatin değişmez inceliğini hemen fark edersin!
Bakınız, Kur’an’ın sunduğu temsiller!
Musa (a.s.) Şuayb (a.s.)’a uğrarken her ikisi de bu farkı görmüşlerdi. Keza Musa’nın Medyen halkının yaşadığı beldeye girişte o kalabalığa karışmayan Şuayb’ın kızlarını fark edişi de, kızların, Musa ile aralarında geçen ahlakın zirvesi olan o muavenet haberini götürdükleri babalarının fark ettikleri de bu boyanın yansımasından başkası değildi!
Hakeza Tâif dönüşü, kan revan içinde sığındığı bir bağda, Musul civarındaki Ninevâ şehri halkından Hıristiyan olan köle Addâs’ın “Bismillah” diye Allah’ın adını anarak ikram edilen üzümü ağzına götüren Allah’ın Resulünü fark edişi de bu rengin nüvesiydi!
Ki, köleye efendilik(!) yapan Şeybe ve Utbe’nin göremediği/fark edemediği sıbgatullah’ı, bedeni esaret altında ama fikri hür olan o köle görebilmişti…
Addâs, sonraları Bedir savaşına çıktıklarını ve kendisini de zorla götürmek istediklerini fark edince de buna karşı çıkmış, “vallahi O Allah’ın Peygamberidir, O’nunla savaşırsanız ölürsünüz…” demişti ama dinleyen olmamıştı…
Allah’ın boyasıyla boyanan müminlere bakıldığında hepsi bir bütün olarak tek bir bedenin uzuvları gibi olduklarını sanıyor insan.
Birbirleriyle karşılaşmalarında tek bir hareketle, aynı bedeni tamamlayan parçalar gibi birbirlerini tamamlıyorlar.
Melekler, Hud Peygamberin, Lut Peygamberin bulunduğu beldeye mücrimleri helak etmek için gitmek istediklerinde İbrahim (a.s.), kendinden bir şeyler kopacakmış gibi (Allah’ın ifadesiyle) meleklerle/Rabbiyle mücadele havasına giriyor; “…sonra Lut kavmi hakkında bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.” (11-Hud 74)
Bu ne güzel boya ki, o boya ile boyanan Allah’a ram oluyor, doğruluktan, Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi görmüyor!
Firavun’un eşi, kocasının o ilahlık iddialarını, güç ve haşmetini hiçe sayıp, Hz. Musa’nın getirdiği dine iman ediyor.
Firavun’nun, “Evet, şüphesiz (Musa’ya üstün geldiğiniz takdirde) bana yakınlaştırılmış (gözde adamlarımdan) olacaksınız.” (7-A’râf 114) dediği sihirbazlar buna rağmen mucizeyle karşılaştıklarında tüm tehditleri hiçe sayıp, “biz Musa’nın Rabbine iman ettik” diyebiliyorlar…
Rabbim, bu boyadan bizi de nasiplendir!







