Kesret yarışı ve sarhoşluğu!
İnsan ha bire mal toplamak, dünyalık biriktirmek derdinde. Topladıkça, birikintisi artıkça o oranda açlığı artıyor. Açlık artıkça da “daha da, daha da...” deyip insanlıktan çıkıyor ve peşi sıra koştuğu mal/mülk ona hizmet etmesi gerekirken kendisi metalaşıyor, dünyalıklar kadar pespayeleşiyor.
Özellikle bu son günlerde bununla daha çok karşılaşıyoruz. Piyasalarda orantısız artışlar, kur dalgalanmaları birçoğumuzu insanlıktan çıkarır hale geldi. Diğer tarafta birçok insan yokluk içinde hayatını idame ettirirken yaşadığı mağduriyeti Allah’u Teala’nın gazabını üzerimize çekti.
Öyle ya birilerimiz malına mal katma derdindeyken kimileri evine belki ekmek götüremedi. Fakir-fukara asli ihtiyaçlarını karşılayamazken, erzak bulamazken, kimileri o ihtiyaç duyulan gıdaları istiflemekle adeta vahşi hayvanlardan daha aşağılık bir vaziyete düştüğünün farkına varamadı.
Bu bakımdan Allah’ın yasakları sadece bildiğimiz içki, kumar, zina ve cana kıymak değildir hep! Bunun yanında mal biriktirme sarhoşluğuyla birilerine zulüm, haksızlık en az bunlar kadar ve bazen de bunlardan daha ağır günah olduğunu hatırlamalıyız.
Ve bir muhtacın ihtiyacını gidermek, kimi zaman bir farzı yerine getirmek kadar, ondan daha çok Yaradanın rızasını celbedebilir.
İnsan kendini ne zannediyor? Allah istese, sınama olmasa bir garibana nice zalimi kurban etmez mi? Sahi zalim kafamızda sürekli idareciler mi, devlet mi?
Biz idare edilenlerin içinden çıkan zalimleri neden görmüyoruz?
Biz iyi olsak idareciler ne yapabilir ki bize?
Ya da biz kötü durumumuzu değiştirmeme ısrarını sürdürdüğümüzde bırakın idarecilerin, Allah’ın bile yardımı kesilmez mi zannediyoruz!
“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” (102-Tekâsür 1,2) buyururken Rabbimiz bizden başka kimi kastedebilir ki?
Evet burada “Yüksek bir amaç gütmeden, neden, niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak olan çokluk yarışı” herkesi muhatap almakta. Bu öyle bir tutku ki hem bireysel hem toplumsal olarak hepimizi kuşatan bir ur olmuş.(Kur’an Diyanet)
Buna rağmen biz kınanan, yerilen ve yapmamamız uyarısı yapılanın peşinden koşup durmaktayız.
İmam-ı Eş’ari’nin şiirdeki ifadesiyle:
“Ey dünyanın meşgul ettiği kişi, Muhakkak ki uzun emel seni aldattı.
Ecel yaklaştı, fakat gaflette kalmaya devam ettin.
Oysa ölüm ansızın gelir, kabir ise amelin sandığıdır.
Dünyanın sıkıntılarına sabret, ecelsiz ölüm gelmez.”
Efendimiz (s.a.s.) insanın tamahkârlığını şöyle tanımlıyor:
“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.” (Buhârî, Müslim)
Demek oluyor ki mal biriktirme arzusu tevbeyi mucip günah bir fiildir.
Unutmamak gerekir ki, mal da mülk de evlat da bize bu dünyada imtihan için verilmiştir. İmtihanımızın gereği Allah’ın verdiklerini helal yoldan, başkasına zarar vermeden ve de sadece Allah rızasını gözeterek tüketmek durumundayız. Allah’a şükrü bize unutturacak bir varlık, bize zarardan başka bir şey getirmez.
Ve bize kulluğumuzu unutturacak bir malın hesabını hem bu dünyada hem de ahirette veremeyiz.
Rabbimiz Kur’an’da nimetin kadrini ve şükrünü bilenle bilmeyeni şöyle misal getiriyor:
“Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat:”
“Biz bunlardan birine çeşitli üzümlerden iki bahçe verdik, her ikisinin etrafını hurmalarla donattık.”
“Ve iki bahçe arasında ekinler bitirdik.”
“Her iki bahçe yemişlerini verdi.”
“Ve hiçbir şey noksan bırakmadı.”
“Ve ikisinin ortasından bir de nehir akıttık.”
“Ayrıca onun serveti de var.”
“Derken arkadaşıyla konuşurken şöyle dedi:”
“Ben malca senden daha zengin ve neferce de senden daha üstünüm.”
“Ve kendine zulmederek cennetine (bahçesine) girdi.”
“Bunun yok olacağını hiç zannetmem, dedi.”
“Kıyametin kopacağını da zannetmem.”
“Eğer Rabbime götürülürsem, muhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum.”
“Arkadaşı ise konuşurken ona şöyle dedi:”
“Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni inkar mı ediyorsun?”
“Fakat ben (diyorum ki:) O Allah, benim Rabbimdir.”
“Ben Rabbime kimseyi ortak koşmam.”
“Eğer beni malca ve evlatça kendinden az görüyorsan, bağına girdiğin zaman: “Maşaallah, kuvvet ancak Allah’ın” deseydin ya!”
“Umarım Rabbim bana senin cennetinden (bahçenden) daha hayırlısını verir.”
“Seninkine ise gökten bir afet gönderir de kupkuru bir toprak haline geliverir.”
“Yahut oranın suyu yerin dibine çekilir de bir daha o suyu bulamazsın.”
“Derken serveti yok edildi.”
“Orası çardakları üzerine yıkılmış kalmış bir halde, oraya yaptığı masraflara karşı ellerini ovuşturmaya başladı.”
“Ah, keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım, diyordu.”
“Ona Allah’tan başka yardım edecek bir topluluğu yoktu.”
“Ve kendi kendini de kurtaramadı.”
“İşte burada yardım, yalnız hak olan Allah’a aittir.”
“O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.” (18-Kehf 32-44)







