--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“İşinizle birlikte pişin!..”

Nusret Reşber
Nusret Reşber
1

Çocuk artık büyümüş, adam olmuş… Baba-oğul hasbihal ederlerken babasına sormuş çocuğu:

“Baba! Unutmadığın, sende iz bırakan bir anını anlatır mısın?”

“Evet, oğul! Asla unutamayacağım seni de ilgilendiren şöyle bir anım var!” demiş…

“Bizim zamanımızda güçlü olan bazı kabileler veya eşkıyalar, güçsüz yerleşim yerlerine ansızın saldırı girişiminde bulunur ve ele geçirdikleri her ne varsa alıp götürürlerdi…

İşte böyle bir gündü; bizim meskûn bulunduğumuz yere de saldırı olmuştu. Benim en sevdiğim biricik oğlum, sen vardın; omuzlarıma aldığım gibi eşkıyalardan kurtarıp kaçmıştım…”

Oğlu, “baba, öyleyse ben de seni omzuma alıp taşıyacağım” diye tutturmuş…

“Oğlum, olmaz! Sen küçüktün, hafiftin ben ise yaşlıyım, ağırım taşıyamazsın!” dese de oğluna laf anlatamamış. Ve oğlu almış omuzlarına babasını, gezdirirken babasını gülme tutmuş… 

“Neye gülüyorsun baba!”

“Oğlum ben o gün seni omzuma almış koşuyordum ve diğer yandan bir bu yanağından bir öbür yanağından öpüyordum; aklıma o geldi…

“İlla ben de seni beni öptüğün gibi öpeceğim babacığım” diye tutturmuş oğlu…

“Evlat yapma, etme; buna mecbur değilsin…” dese de çaresiz oğlunun öpücüklerine kendini bırakıvermiş, ama bir yandan da gülmeye devam ediyor…

“Baba, şimdi neye gülüyorsun?” diye sorduğunda buna cevap vermek istemese de çocuğunun ısrarıyla dökülüvermiş ağzından. “Oğlum, o gün üstünde elbise de yoktu, çıplaktın…” Konuşma böyle sürerken çocuğuna -altını çizerek- şunu söylemiş:

“Oğlum, bak! Biz, o gün tüm bunları severek ve içimizden gelerek yapıyorduk ve bundan haz alıyorduk. Siz ise, üstünüzdeki borcu ödemek hevesiyle ve kendinizi  zora sokarak bunu yapıyorsunuz!..”

Allah selamet versin kayınbabam İsmet Sekizkardeş anlatmıştı bunu.

…

29 Ekim 1997 senesinde kaybettiğimiz Akit’in kurucusu Ahmet Karahasanoğlu amcamız da(Allah rahmet eylesin), gazete çalışanlarıyla sık sık sohbet eder, nasihat eder, “işinizle birlikte pişin” tavsiyesinde bulunurdu.

“Yaptığınız işi; elinizin ucuyla yapmayın, söylediğiniz sözü dilinizin ucuyla söylemeyin... Çünkü iş de, söz de kişinin aynasıdır... Yürekten gelmeyen bir iş veya sözün, hiç kimseye faydası olmaz!”

Şu örneği de verirdi;

“Mesela, bir kadın, pişirdiği yemekle birlikte pişmedikçe, o yemekte lezzet olmaz!”

Bugün, siyasilerin tartışmaları gündemi gerektiğinden fazla işgal etse de toplumun temelini oluşturan bize, vatandaşa bakalım…

Kim, işini nasıl yapıyor?

Gerçekten hakkını vererek, işine sevgisini, inancını katarak mı yoksa ucundan tutarak başından savarak mı yapıyor…

Mesela yemekten konu açılmışken her gün yemeğini yediğimiz aşçımızı göz önüne alalım; yemeğine ne kadar özenebiliyor?

Hatta birkaç aşçı olduğunu düşünelim. İnsanlar geldiği zaman, (misal) gözleri aşçılardan birini mi hep arıyor yoksa hiçbirini mi? Ya da aşçı bizi, biz de aşçıyı görmek istemeyecek bir bakışla mı karşılaşıyoruz…

Arabamızı tamircimize götürürken aynı manzara ile orda da karşılaşıyor muyuz? Kimi usta elinden geleni esirgemiyor; çözüm üretmek için çırpınıyor… Kimi de “bundan bir şey olmaz; git böyle nereye kadar giderse” mi deyip bizi geri mi gönderiyor? 

Yıllar önceydi, hatırlıyorum bir far lambası için üç kez gittim ve sonunda da kızdığımı anlayınca usta, “herhalde, ‘bu sefer de aynı sorun olursa bir daha gelmeyeceğim’ diyorsun” dediydi. 

“Aynen öyle…” dedim. “Dur, güzel bir far takayım, bir daha sorun çıkarmaz!” demez mi. Öyle de oldu.

Be adam, bunu ilk gün yapsana, neden zamanımı alıyorsun!

Ve seneler önce bir berber ustam vardı. Yaşıyor mu bilemiyorum, Allah kendisinden razı olsun. Her gittiğim de alır evvela saç sakalımı güzelce bir yıkar sonra tıraş ederdi.

“Ya ustam zaten tıraştan sonra yıkanacak, yapmayın” dediğim de… “Sorun değil, böyle daha güzel oluyor; ne var ne yok ortaya çıksın şöyle…”

Mesleklerden girdik, boya-badana, fayans, marangoz ve bizim mesleğimiz gazetecilik v.s. bitmez ve şimdi sizin yaşadıklarınız da aklınıza geliyordur, “ah, vah” ediyorsunuzdur…

Tabii mesele, meslekler değil!

Mesele, ister ülke yönetimini üstlenecek kadar önem arz eden bir vazife, siyaset olsun isterse Allah’a karşı görevimiz olan ve dünya ahiret saadetine vesile ibadet, itaatimiz olsun; yaptığımız her ne ise onu severek, özenerek, emek vererek ve doğru olduğuna kesin inandığımız veçhiyle yapmak gerektiğidir.

Aksi takdirde o iş hem bizim için hem de başkası için faydasız olur ve manasına uygunluk da arz etmez!

Resul-i Ekrem’in (s.a.s.), çok ibadet ettiği için eşi Aişe ile diyaloğunu hatırlayalım:

Aişe (r.anha), “Ey Allah’ın Resulü, geçmiş-gelecek günahlarınız affolunduğu halde bu kadar ibadet ederek kendinizi neden yoruyorsunuz?” dediğinde.

“Ey Aişe! Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermişlerdi.

Dolayısı ile sevgi barındırmayan bir inanç, huzur vermeyen sevgisiz bir yaşam, itina gösterilmeyen her bir iş, bizi yaptığımızdan soğutur, hayattan tat alamaz duruma düşebiliriz!

O zaman da yediğimizden-içtiğimizden, kulluğumuzdan hâsılı, yaptığımız her ne ise hiçbir şey anlaşılmaz olur.

İyisi, zaman kaybetmeden, pişmanlık duyacağımız bir sona yaklaşmadan önce yaptığımıza inanç katarak, sevgi ve emek vererek en iyisi olması için gereken şekliyle yapma gayretinde olalım.

 

Nusret Reşber Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle