--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

“Güneşi yerinde tut, seninle konuşayım…”

Nusret Reşber
Nusret Reşber
1

 

Dünya zaman itibariyle üç gün olarak tanımlanır: Dün, bugün ve yarın…

Nasıl ki bugün doğan bir bebek, dün yoktu, bugün ölen biri de yarın olmayacak!

İnsanın doğumla dünyaya gözünü açtığı en başa gidecek olursak…

O bebek haliyle bile geleceğe adeta susamış gibi kıpır kıpır heyecan dolu…

Ağlaması, gülmesi de belki bundandır.

Daha bir yılını doldurmadan emekleme ve hemen kalkıp yürüme gayretinde. Adeta yetişmek istediği bir şey varmış gibi bir an önce ona kavuşma, öteleri yakalama derdinde.

Anlamak, konuşmak ve hayata dair fikir yürütmek, “ben de varım” diyebilmek için ha bire öne atılır!

Sadece çocuk değil bu heyecanı yaşayan! Anne-babası, yakınları da onunla aynı duyguları yaşar.

Derken ana okula, ilkokula başlar…

Daha o günden her bir adımı hızlıca geçmek ister.

Birinci, ikinci, üçüncü adıma ve daha ötesine bir an evvel kavuşup görme hevesinde. Bu ileriye doğru hızlıca koşmaca, üniversite hayatına, ayakları üstünde duracağı askerlik vazifesi sonrasına, belki de yuva kuruncaya kadar sürer… 

Ve bu safha, öyle hızlı ve çabuk geçer ki kendisi dahi nasıl geçtiğini anlayamaz!

Ta ki, yaş, 25’lere dayanır.

(Siz bakmayın şimdi ki gençlerin 30-35 yaşlarına kadar ne evlendiklerini ne de askerlik yapmadıklarına! Bunu istisna kabul edelim ve geçelim.)

Ve artık saç-sakala aklar karışıp, saçlarda seyrekleşme başlayınca…

Zamanının, yani ömrünün nasıl da hızla gelip geçtiğini fark etmeyen insan, her şeyin farkına varır.

Ve adeta zamanın önüne geçip her şeyiyle onu durdurmak ister fakat heyhat, ne mümkün!

Bu ömür tükenişi, dünyaya gözlerini kapayıncaya kadar gözünün önünde hızlıca eriyip gider…

Peygamberimizin, “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit” derken kastettiği bu mu yoksa? Bu iki nimetin kıymetini kim, ne kadar biliyor?

Yüce Allah da önemine binaen sıkça zamana atıfta bulunur, üzerine yemin ederek dikkatleri oraya çeker… Ona da dikkat eden olmaz! 

“Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun. Onu karanlıkla örttüğünde geceye…” (91-Şems 3,4)

“Kuşluk vaktine ve sakinleşen geceye yemin olsun ki…” (93-Duha 1,2)

Ve Asr suresinde, “ Zamana yemin olsun ki insan hüsran içimdedir…” buyurulur.

Özellikle Asr suresi çok dikkatimi çeker! Zaman neden ön planda tutuluyor?

Evet, zaman, Allah’ın verdiği birçok nimet içinde en önemlilerindendir! 

Tüccar-esnaf için ayrı, çiftçi için ayrı bir öneme sahiptir. Eğitim öğretim ehli için zaman farklı öneme haizdir, devlet erkânı için ise daha farklı…

Öyle zaman olur ki vaktin hemen geçmesi istenir.

Bazen de zamanın hiç akmaması, hiç bitmemesi arzulanır.

Mesela sınava yetişmek isteyen/sınavda zamanla yarışan için zamanın ayrı bir önemi var. Gücü yetse durduracak zamanı.

Kan kaybından ölmek üzere olan bir hasta için ise bir an evvel hastaneye kavuşmak gerektiğinden bu zamanın hızlı geçmesi temenni edilir.

Ya depreme yakalanan kişi için zaman ne ifade eder?

Geçen hafta 04:08 sularında Düzce depremi gerçekleştiğinde ben yükselen ateşim sebebiyle uyanıktım, ateşi düşürmekle meşguldüm. Dalgalar şeklinde gerçekleşen bu depremde o rahatsızlığıma rağmen sanki zaman hiç geçmeyecek gibiydi. Uğultuyla korkutan 1999 depreminde de zaman adeta geçmeyecek gibiydi.

Dolayısıyla zaman, her hâlükârda önem arz etmektedir.

Bu bakımdan Rabbimizin üzerine yemin ederek dikkatlerimizi çekmek istediği zamanı es geçemeyiz! Onun bir anı, bir saniye/salisesi bile manasız ve gaflet içinde geçirilemez!

İnsana biçilen ömür de öyle.

Fahreddin Râzî (r.h.), pazarda buz satan birinin, “Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin, acıyın!”  şeklinde bağırdığını duyunca şöyle der: “İşte bu söz, Asr sûresinin mânasını izah etmektedir”.

Zira insana verilen ömür de güneşin altında bir buz gibi hızla erimektedir.

Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa insanın hüsranına sebep olur. 

Öyle ya, “Ancak iman edip güzel amelde bulunanlar ve (sonra) birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna (zarar ziyandan kurtulmuştur)” derken yüce Allah, zamanı yerli yerince kullanmaya atıfta bulunuyor…

Dolayısıyla zamanın kıymetini bilmek ve hakkını vermek sınavda olanın ya da hastayı kurtarmak için çaba sarf eden doktor ve yakınlarının titizliği ölçüsünde değerlendirildiğinde ancak hakkı verilmiş olur.

“Ben yoruldum, biraz dinleneyim” lüksü yok insanın. “O halde önemli bir işi bitirince (boşa düşünce) hemen diğerine koyul!” prensibine uymak var!

Seleflerimiz, özellikle ilim ehli, zamana çok değer vermiş, hakkını vermek için en ufak bir boşluk bile bırakmamışlar.

Kimi, “ekmeği çiğnemek zaman kaybı olur” diye ekmek yemeden doyurmuş karnını. Kimi de meşgul eden mâlâyâni, boş muhabbetlerden uzak durmuş.

Bazısı ise, (Hammad b. Seleme gibi) hayatını zikir, ibadet, ilimle o kadar programlamış ki, “yarın öleceksin” denilse dahi yapacağı farklı bir ibadet bulamazdı.

Tabiinden Amir b. Abdikays’e bir adam, “Benimle konuşur musun (biraz sohbet edelim)?” dediğinde ona şu cevabı verir: “Güneşi yerinde tut, seninle konuşayım…” Aksi takdirde ayıracak boş zamanım yok!

Vakitlerini internet, TV başında, oyun ve eğlence de süresiz heba eden bizlere ne demeli, siz karar verin!

 

Nusret Reşber Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle