Yanlış anahtar doğru kalbi açmaz
Yanlış anahtar doğru kalbi açmaz
MUSTAFA ÇELİK
Hak üzere atan bir kalbin ilk işi, doğru olana yer açmaktır. Ve yine o kalbin şiarı, yanlışa alan tanımamaktır. Zira kalp, yaratılışından bu yana sevmenin ve sevilmenin evi olmuştur. Sevmekte, sevdirip sevindirmekte kusur edenlere karşıysa, o kalbin kapıları kapalıdır. Ne güzeldir ki, başkasına verdiğiniz sevinç, görünmeyen yollardan dolaşır, dönüp dolaşıp size kavuşur.
Hakikat ehli kalenderler, kalp kıranların sırtındaki atlas kaftana dönüp bakmazlardı. Onlar bilirdi ki, gönül neyle örtülürse örtülsün, hakikatin zarif nüktesi yalnızca kalender bir ruhun aynasında belirir. Kalp kazanmanın yolları çok, sırları derindir. Gerçek bilgelik, çoğu zaman sıradan bir bedenin içindeki saklı hazine gibidir. Ama onu görebilmek, yalnızca derinlemesine bakabilen gözlere nasiptir. Çünkü zahirdeki güzellik, çoğu zaman bâtındaki hakikati örter; bir inci de kum tanesinden farksızdır, eğer onu ayırt edecek göz yoksa.
Yol, Hakk’a varan yoldur; göz ise Hakk’ı görebilendir.
Kalb-i selîm’i yitirdiğimizde, dünyadaki yerimizi de bir müddetliğine kaybederiz. Bu kaybın ardından gelen yas, yeniden inşa için bir şarttır. Kim ki sevgiliyi sayıklamış, ruhlar çarşısından eli boş dönmüştür?
Selîm bir kalp, bizi aşılmaz sanılan eşiklerden geçirir; yolun tıkandığı yerde gizli kapıları buldurur. Kalbinden habersiz yaşayanlar, harabe hükmündedir. Zira bir ömrü anlamlı kılan, kalbin kendisidir. Rabbimiz buyuruyor:
“O gün ki ne mal fayda verir ne evladlar!
“Allah’a selim bir kalp ile gelen başka.” (Şuara Sûresi/88-89)
Kalbimize girebilenler, sadık dostlarımızdır. Bazen en maharetli hekim bile, candan bir dostun yerini tutamaz. Ehl-i irfan’dan biri şöyle der:
“Dost, yolda sırttır, limandır. İyi bakarsan görürsün ki, yolun tamamı sevgiliden ibarettir. Sevdiklerine ulaştığında sus, dur. O halkada kendini yüzük taşı sanma.”
Dostluk, bir başkasında kendini okuyabilmektir. Kendi birikimlerini, hayallerini, başarı ve sancılarını; seni sen yapan ne varsa dostun için de temenni edebilmektir. Onu bir ayna bilip, kendini o aynada yeniden inşa edebilmektir. Kısacası, içini dışına çevirebildiğin kişidir dost.
Sadık dost; anne, baba ve yârin aynı kalpte buluştuğu yerdir. Kimi zaman, ne ailemize ne de kendimize itiraf edemediğimiz duyguları dostlarımızın yüreğine dökeriz. Ve içimizde biriken yük, onunla paylaşıldığında şifa olur. Samimi bir dost, ekmek gibi, su gibi, hava gibi elzemdir.
Bazen bir kadının dili, gönül adamının kalbini incitebilir. Lâkin doğru bir kalbin vazifesi, bu incitilmişliğe sabretmektir. İmam Gazâlî der ki: “Kadınların dili karşısında sabretmek, Allah dostlarının imtihanlarındandır.” Doğru kalp, seveni kaybetmeyi kabullenmez. Erkeklerin vurdumduymazlığını, dalgınlığını sevgiyle tedavi etmek ise, Allah dostu kadınlar için sadakadır.
Müfessirin ulemadan Fahreddin er-Râzî (rh.a), bu hususta dâimâ kalbî rikkat ve teyakkuz hâlinde bulunmanın lüzumunu şöyle izah etmiştir:
“Hak Teâlâ, rızâsının hangi ibadette olduğunu gizlemiştir ki bütün ibadetlere rağbet edilsin. Gazabının hangi isyanda olduğunu gizlemiştir ki bütün günahlardan kaçınılsın.
Canlılar için ölüm vaktini gizlemiştir ki, her an ölüme hazır olmak gerektiği şuuruyla yaşansın.
İnsanlar arasında dostlarını gizlemiştir ki bütün insanlara hürmet gösterilsin…” (Bkz. Râzî, Tefsîr-i Kebîr, XXIII, 281-282)
Kâbe taş-toprak ile binâ edilmiş bir kul yapısıdır, gönül ise bizzat Yaratıcı’nın kudret eliyle yaptığı bir sanat eseridir.
Kâbe-i Muazzama, bütün Müslümanların kıblesi, âdeta İslâm âleminin nabzının attığı mübârek ve mukaddes bir yerdir. İlâhî nazarların kâinattaki en bereketli tecellîgâhı Kâbe olduğu gibi, insandaki nazargâh-ı ilâhî de kalptir. Bu bakımdan insan vücudundaki kalp, kâinattaki Kâbe mevkiinde görülmüştür. Dolayısıyla Allâh’ın şiarlarından olan Kâbe-i Muazzama nasıl ki hürmet ve tâzîme lâyık ise, nazargâh-ı ilâhî olan kalplere de son derece ihtimam göstermek îcâb eder.
Nitekim gönlü nazargâh-ı ilâhî hâline gelmiş sâlih bir mü’min hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anh’ın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok mânidardır:
“(Ey Kâbe!) Sen ne büyüksün! Senin şânın ne yücedir! Fakat gerçek bir mü’minin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.” (Sünen-i Tirmizî, Birr, 85)
Ahlâki güzelliğin önemsendiği, iyiliğin kuşanıldığı, iyiliğin işlendiği her yerde kalbden kalbe giden bir yol var demektir. Dürüst olanın hor görüldüğü, fırıldak olan hoş görüldüğü bir dünyada kalp gümrüğüne takılmadan geçiş yapabilmek, gönülde mertebe kazanabilmek; maddiyatla değil maneviyatladır, bedenle değil edebledir.