• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI

İstiklal Marşı Cumhuriyetten sonra kabul edilebilir miydi?

13 Mart 2022
A


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

İstiklal Marşı’nın kabul edilişinin 101. yıldönümündeyiz. Zor bir soru, kabul ediyorum ama bir kere daha sormak boynumun borcu: 

-12 Mart 1921 günü ilk Mecliste ayakta alkışlanarak kabul edilen İstiklal Marşı’nın, şairinin kapı dışarı edildiği 2. Mecliste kabul edilme şansı var mıydı?

Henüz Mücahede-i Milliye’nin (Milli Mücadele değil, Milli Mücahede yani Cihad idi ilk ismi) çok başlarında ve ufukta bir ümit ışığının görünmediği kötümserlik tüten ortamda “Korkma!” diye başlayan güçlü bir marş güftesine ne denli ihtiyaç duyulduğunu ve gür sesinin ordu safları arasında ne büyük bir sevinç sayhası halinde dalgalandığını tasavvur etmek marşın hakiki değerini hatırlatacaktır. 

Henüz İnönü kasabası civarında cereyan edecek ikinci muharebenin başlamasına 11 gün kala TBMM’de alkışlarla kabul edilen İstiklal Marşı, Besim Atalay ve Tunalı Hilmi’ninki gibi birkaç züppece karşı çıkış haricinde genel bir tasvibe muhatap olmuş, tezahüratla kabul edildiği ortam BMM’nin açılışındaki dinî coşkunun yitirilmediğinin alameti olmuştur.

Ne var ki birkaç yıl sonra açılan 2. TBMM’ye aynı marşı getirselerdi aynı şekilde kabul edilebilir miydi? Ne gariptir ki, bu soruya evet diyecekleri bulmakta zordan zordur. 

Elimize vicdanıma koyup cevap verelim:

Eğer İstiklal Marşı yarışması 12 Mart 1922’de düzenlense Akif’in güftesi kazanabilir miydi?

Bir ihtimal. Peki 1923’ün 12 Martında kabul edilebilir miydi?

“Dinci” Balıkesir Hutbesinin bir ay kadar önce verildiğini düşündüğünüzde bu soruya da “Eh!” cevabını verebilirsiniz.

Ama ya 12 Mart 1924’te, yani kabul edilişinden sadece üç yıl sonra Gazi Meclisin tasfiye edilip yerine yeni vekillerin doldurulduğu 2. Meclisin huzuruna gelseydi yine alkışlarla kabul edilebilir miydi?

İşte bu çetin soruya evet diyecek bir Allah’ın kulunu bulamıyor, dahası bu büyük trajedinin düğmelerini ilikleyecek babayiğit bir el göremiyorum.

Neden?

Başlıktaki soruya gelen twitter cevaplarından biri meseleyi aşikâr ediyor zaten:

“Bir kere İstiklal Marşı, “Yurtta sulh cihanda sulh” sözüne, ideolojisine, dünya görüşüne %100 zıttır! 2. Meclis dönemi olsa “Ulusal Marş” diye kabul ettikleri kesinlikle ve kesinlikle başka bir şey olurdu! Bu kadar net.”

Öyle ya, 3 Mart 1924 günü Hilafeti kaldırmış olan bir TBMM’de “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” gibi, “Bu ezanlar -ki şehadetleri dinin temeli-” gibi, “Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” gibi, “Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın” gibi “İslamcı” mısralarla dolu bir marşın alkışlarla kabul edilebileceğini düşünmek için kişinin aklını peynir ekmekle yemesi lazımdır.

O zaman 1921 Martından 1924 Martına köprülerin altından hangi felhanlı sular akmıştır da İstiklal Marşı’nın kabul edildiği münbit ortamın üzerini bir tabaka halinde kaplamıştır?

İnkılap tarihçileri olsun, edebiyat tarihi hocaları olsun Mehmed Akif üzerine birbirini tekrar edip duran yazılar yazı ve kitaplar kaleme alacaklarına bu sunturlu düğümü çözmeye gayret etmeleri gerekmez miydi?

Gerekirdi gerekmesine ama nerede o cesaret mirim! Bizde tehlikeli mevzulara girilmesi caiz görülmez, girenlerin dudaklarına acı biber sürülür veya “cıss” diye uyarılır önce; buna rağmen dalkılıç girerse de akademik iktidarın giyotini boşuna icat edilmemiştir. Anında başları doğrayıp unutulmuşlar mezarlığına atmakta gayet mahirdir.

Fakat ortaya koyduğumuz mesele hakikaten vahimdir. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın anayasal devamı olan Millet Meclisi birkaç yıl sonra tamamen havalandırılacak ve ilk Meclisi oluşturan sarıklılar ve muhalifler temizlendikten sonra “kız gibi bir Meclis” getirilecektir (tabir İsmail Habib Sevük’ün aktardığına göre Gazi’ye aittir).

Ne olduysa azar azar oldu

1924 yılına kement atacak cesurca bir araştırma henüz yapılmadı ama bugünkü sorularımızın birçoğunun düğümünün o yılda atıldığını biliyoruz.

Kâzım Karabekir Paşa, ‘Hıristiyan olmamız lazım’ diyenden tutun da ‘Hocaları ortadan kaldırmadıkça memleket düzelmez’ herzesini yumurtlayanına kadar kerli ferli devlet adamlarının 1923-24 yıllarındaki manzarasından sahneler aktarmaktadır.

Yalnız o mu? Mehmed Akif’in beraberce Sebilürreşad’ı çıkardıkları yakın arkadaşı Eşref Edip de Kara Kitap’ında benzer mahiyette nice bilgi paylaşıyor.

En basiti, Mehmed Akif 1924 Temmuzunda içerisinde “Çanakkale Şehitlerine” adlı müthiş şiirinin de bulunduğu Âsım’ı yayınlar yayınlamasına ama eser bir sessizlik duvarına toslar. Edebiyatımızın bu şaheserinden bahsedecek cesarete sahip kimse çıkmaz, zira Âsım alternatif bir dindar neslin hangi manevî temeller üzerinde yetiştirilmesi gerektiğine dair sakıncalı fikirler yaymaktadır. Ardından Eminönü Halkevi’nde bir CHP kodamanı “Akif bizden değildir” mealinde bir konuşma yapar. 

Cumhurbaşkanlığı Arşivinde bulunan 01011956-21 numaralı belge çok şey söylüyor. İstiklal Marşımızın şairi Mehmed Akif’in Mısır gurbetine gittikten sonra da takipten kurtulamadığını ve Safahat’ın 7. kitabı olan “Gölgeler”in Mısır’da basılan nüshalarının İçişleri Bakanlığı tarafından Türkiye’ye girmesine izin verilmeyip toplatıldığını gösteren resmi arşiv belgesi. Kitaplar müsadere edilecek ve arşiv için 10 adedi Bakanlığa gönderilecektir. (Belgeyi ilk olarak Muharrem Coşkun Kod Adı: İrtica-906 adlı kitabında yayınlamıştı.)

 

İstiklal Marşı şairine gurbet yolu görünmüştür. O da mesajı anlar ve ortalıktan çekilip Mısır’a yerleşir, ta ki vefat edeceği 1936 yılına kadar. Muhtemelen gitmeseydi İstiklal Mahkemesinde yargılananlardan biri de o olabilirdi.

Hayır, olmaz mı diyorsunuz? 

Siz öyle zannedin. 

Kâzım Karabekir Paşa’ya da ‘Olmaz, yargılayamazlar’ filan diyorlardı ama bakın 1926’da bal gibi idamla yargılandı ve sonunda ancak susması ve evinde oturması karşılığında beraat ettirildi.

Nitekim 1927 Ocak’ında Gaziantep’in sevilen hocalarından Bülbülzade Abdullah Edip Efendi 71 yaşındayken bir kiralık katil tarafından bıçaklanarak öldürülecek, katil gerçek azmettireni itiraf etmeyecek ve hadisenin üzeri kapatılacaktı. Bülbülzade Vakfı’nın sitesinde bu hadise şöyle hatırlatılacaktı:

“Abdullah Edip Efendi 23 Ocak 1927 tarihinde kızının evine giderken Şehreküstü Mahallesi Müftüler Sokağı’nda kiralık katil (Kılıç Ali olduğu belirtilen) tarafından şehid edilmiştir. Şehid edilmiş diyoruz; zira böylesi büyük ve değerli bir âlimin kim tarafından ve niçin öldürüldüğü basiret sahibi insanlar tarafından bilinmeyecek bir şey değildir. Diğer yandan, Abdullah Edip Efendi ömrü boyunca hep şehitlik makamını istemiş ve bu tür hadiseleri yaptığı çalışmaları dolayısıyla bir gün kendisini bulacağını daima beklemiştir.” https://www.bulbulzade.org/kurumsal/hakkimizda 

O Bülbülzade ki tıpkı Akif gibi Antep müdafaasında köy köy dolaşarak Fransız gâvuruna karşı cihad etmenin gereklerini anlatıp asker toplanmasına çalışmıştı. Ama artık cihad tehlikeli bir kelime haline gelmişti.

Velhasıl devir değişmiş, köprülerin altından akar çamurlu sular hakikatin üzerini bir tabaka halinde kaplamıştı. 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

MTAN

Devletin dini İSLAM 1928'de neden kaldırıldı ? Bunu sormanın suç olduğu müslüman ülke düşünün, HAKKA TAPAN !

MUSTAFA

"Allah demenin yasak olduğu zamanlarda İstiklal Marşını okuyup-açıklayarak huzur buluyorduk." Mahir İz.Aslına bakılırsa bugün İstiklal Marşı'nın yazarının adı gönüllü bir şekilde yadedilirken,Akif'in peşine "hafiye takanların" isimleri zora ki söylettiriliyor.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23