CHP’ye 80 yıl önce de kayyım atanmıştı
CHP’ye 80 yıl önce de kayyım atanmıştı
Mustafa Armağan
Cumhuriyet Halk Partisi 103 yıllık bir parti olduğunu iddia ediyorsa da –ki bazıları kuruluş tarihini Sivas Kongresi’ne yani 1919 Eylül’üne kadar uzatma cüretini gösterebiliyor- gerçekte 1992 yılında ikinci defa kurulmasına izin verilen ‘Yeni CHP’nin devamıdır, hatta o bile doğru değil, 1995 yılında SHP ile birleşmesinden hasıl olan garip bir amalgamdır. 1995 tarihini esas alacak olursak Ak Parti’den 6 yaş büyüktür sadece.
Bir belediyeye kayyım atandığında CHP’nin ve yandaş medyanın tepkisini artık ezbere söyleyebiliriz:
“Demokrasi katledildi!
Halkın iradesine darbe vuruldu!
Faşizm hortladı!
Tek adam rejimi!”
Bağırış, çağırış, protestolar… Gelsin “halkın iradesine saygı” nutukları.
Peki CHP kendi tarihinde ne zaman halkın iradesine saygı göstermiş? Tek Parti dönemindeki CHP halkla kedinin fare ile oynadığı gibi oynadığını ne çabuk unuttu?
O bugün hatırlamak istemediği sayfaları özellikle mi es geçiyor, yoksa yüzleşemediği utanç verici bir mirasla mı karşı karşıya?
Mutlak butlan kararının ardından eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiye kayyım olarak atandığını iddia eden CHP’liler acaba kendi partilerinin başına bundan 80 yıl önce devletin bir zamanın İçişleri bakanını kayyım atadığını biliyorlar mı?
18 Haziran 1936’da, Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu tek parti rejiminin doruk noktasındayken kritik bir karar alındı.
Başbakan İnönü’nün yayımladığı genelgeyle bütün illerde valiler aynı zamanda CHP il başkanı ilan edildi. İçişleri Bakanı (o zamanki adıyla Dahiliye Vekili) Şükrü Kaya da resmen CHP Genel Sekreteri sıfatını üstlendi.
Bu, kâğıt üzerinde “parti-devlet bütünleşmesi” diye adlandırılan bir olaydı ama aslında partinin fiilen devlet bürokrasisi tarafından yutulmasıydı.
Partinin il örgütleri, yerel kongre mekanizmaları, üye iradesi ve özerk yapısı bir anda devre dışı bırakıldı. Devlet, kendi kurduğu partiye resmen kayyım atamıştı.
Recep Peker’in faşist
konsey projesi
Bu gelişmenin arka planında Recep Peker’in Genel Sekreterliği (1931-36) dönemi vardır. Peker sert, otoriter ve devletçi çizgisiyle bilinen bir isimdi. 1935’te faşist rejimleri incelemek üzere İtalya’ya gönderilmişti.
Dönüşünde hazırladığı raporda TBMM üzerinde “Faşist Konsey” (İtalya’daki Büyük Faşist Konsey) benzeri güçlü bir yapı kurulmasını önerdi. Bu raporun Başbakan İsmet İnönü tarafından da onaylanıp imzalandığı ancak Cumhurbaşkanı Atatürk’ün raporu şiddetle reddettiği ve meşhur sözünü söylediği aktarılır:
“Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!”
Bu olay, Recep Peker’in radikal, parti özerkliğine dayalı otoriter projesinin sonu oldu. Peker görevden alındı ve yerine daha sadık, bürokratik bir figür olan aynı zamanda İçişleri Bakanı ve Mason olan Şükrü Kaya getirildi.
Tarihçi Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi ve Turkey’s Politics gibi eserlerinde bu olayı tek parti rejiminin olgunlaşma ve merkezileşme aşamasının zirvesi olarak ele alır.
Karpat’a göre 1936 yılı, Kemalist elitin partiyi devletin mutlak denetimine soktuğu, parti ile devlet arasındaki her türlü ayrımı fiilen ortadan kaldırdığı bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde parti özerkliği büyük ölçüde yok edilmiş, CHP resmen devletin bir uzantısı ve aracı haline getirilmiştir.
İşte asıl tartışma burada patlar:
Bugün “kayyım atanıyor, anti-demokratik idare, halk iradesine darbe” diye iktidara lanet okuyan CHP, 1936 yılında kendi partisine devlet tarafından en sistemli kayyımın atandığını nasıl yok sayabiliyor?
Tabii ki o dönemde “halkın iradesi” diye bir kavram yoktu. Tek irade, Atatürk ve İnönü’nün iradesiydi. CHP de o iradenin sopasından, propaganda aracından ibaretti.
“Halkçılık” ilkesiyle övünen bir parti, halkı ve kendi tabanını tamamen devre dışı bırakıp valileri, bürokratları teşkilatın başına yönetici olarak atamıştı. Bu, tam anlamıyla bir devlet darbesi idi CHP’ye.
CHP’ye ilk kayyım
1936 yılı CHP tarihinin en çıplak ve utanç verici sayfalarından biridir. Bu olay, partinin doğuştan devletçi, merkeziyetçi, anti-demokratik ve kayyımcı geleneğinin en somut kanıtıdır. Kemal Karpat’ın da işaret ettiği üzere, bu bütünleşme tek parti rejiminin anti-demokratik mahiyetini ayna gibi ortaya koymaktadır.
Recep Peker’in faşistlerden ilham aldığı konsey projesinin bile “fazla bağımsız” bulunarak reddedilmesi, rejimin devletçi çekirdeğinin ne kadar sağlam olduğunu gösterir.
Peki ya bugün?
Mahkeme kararlarıyla, mutlak butlan tartışmalarıyla CHP’nin başına dönen Kemal Kılıçdaroğlu da aynı geleneğin bir parçası değil mi? Parti içi iradeyi bypass eden, kongre sonuçlarını hukuki yollarla tartışmaya açan, “partiyi kayyıma teslim etmem” diye konuşurken aslında kendi konumunu savunan bir figür...
1936’da devlet valiler üzerinden partiye kayyım atıyordu; bugün ise mahkeme kararları ve parti içi güç mücadeleleri üzerinden benzer bir “iç kayyım” tartışması yaşanıyor.
CHP’nin kayyımla yönetilme alışkanlığı 1936’dan bugüne kesintisiz devam ediyor gibi görünüyor.
Bugün aynı parti 1936’daki kendi kayyımını “zamanın şartları”, “devrim icabı”, “rejimin gereği” gibi bahanelerle savunurken, başkalarına atanan kayyımları “diktatörlük” ve “faşizm” diye suçluyorsa bu tam bir tarihi ikiyüzlülük, tam bir hafıza kaybıdır.
Ama tarih yalan söylemez.
1936 yılında CHP’ye bir kayyım atandı. Hem de en sertinden, en kurumsalından, en uzun soluklusundan. Bu gerçeği unutanlar, unutturmaya çalışanlar veya “o zaman başka, bu zaman başka” diye ayrım yapanlar bugün kalkıp da kimseye demokrasi dersi veremez.
Verirse de sadece kendi tarihine tokat atmış, kendi mirasıyla yüzleşemediğini bir kez daha kanıtlamış olur.
Tarih, yüzleşilmediği sürece insanın suratına tokat gibi çarpar.
CHP’nin suratına 1936 tokadı hâlâ inmeye devam ediyor.
Kendi tarihinden habersiz bir parti olur mu?
CHP ise o parti, olur.