Ursula’nın pervasızlığı, Avrupa’nın güvenlik çıkmazı ve Türkiye gerçeği…
Ursula’nın pervasızlığı, Avrupa’nın güvenlik çıkmazı ve Türkiye gerçeği…
MEHMET KOÇAK
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarında Türkiye’nin, Rusya ve Çin ile birlikte “hasım” olarak zikredilmesi, Avrupa Birliği adına stratejik açıdan son derece sorunlu ve önyargılı bir yaklaşımın yansımasıdır. Bu tür bir söylem, yalnızca diplomatik nezaket sınırlarını zorlamakla kalmamakta; aynı zamanda AB’nin uzun vadeli çıkarlarıyla da çelişmektedir.
Zira, bugün Avrupa güvenlik mimarisi tartışılırken, Türkiye’yi dışlayan bir perspektifin sürdürülebilir olmadığı bir gerçektir.
Nitekim birçok Avrupalı siyasetçi ve stratejist, “Türkiyesiz bir Avrupa güvenliği”nin pratikte mümkün olmadığını açıkça ifade etmektedir.
Unutulmasın ki; AB içinde bulunan ve bunların yarısından fazlası bulundukları AB ülkelerinin vatandaşları olmuş 4 milyonu Almanya’da olmak üzere 6 milyonu aşkın Türk vatandaşı ile zaten Türkiye kısmen de olsa AB içindedir.
*
AB’de Türkiye’ye Bakışta İki Ayrı Yaklaşım
Bir tarafta, AB’nin kuruluş felsefesine uygun biçimde çok kültürlü, çok inançlı ve kapsayıcı bir Avrupa anlayışını savunanlar yer almaktadır. Diğer tarafta ise Avrupa’yı tek kültürlü ve tek kimlikli bir yapı olarak görmek isteyen, dışlayıcı ve ötekileştirici bir siyasi damar bulunmaktadır. Türkiye meselesi gündeme geldiğinde, bu iki yaklaşım arasındaki ayrışma daha görünür hale gelmektedir.
Bu noktada asıl çelişki: Avrupa Birliği, en büyük ticaret ortaklarından biri olan Türkiye ile ilişkilerini stratejik düzeyde derinleştirmek yerine, siyasi gerekçelerle tam üyelik sürecini yıllardır askıda tutmakta.
Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinin yıllardır Kıbrıs meselesi, Ege Denizi’ndeki ihtilaflar ve Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin vetoları gibi gerekçelerle tıkanması da bu yaklaşım farkının somut sonuçlarından biridir. Başka bir ifadeyle, Avrupa’da herkes Ursula von der Leyen ile aynı çizgide olmadığı gibi, von der Leyen’in de yalnız olmadığı açıktır.
Ancak değişen küresel şartlar, ABD’nin Avrupa’yı dışlayan politikaları, Avrupa’nın derinleşen güvenlik kaygıları, enerji arzı sorunu ve küresel güç dengelerindeki dönüşüm, Avrupa başkentlerinde Türkiye’nin önemine dair daha gerçekçi değerlendirmelerin yapılmasına yol açmaktadır. Bu durum, AB içinde çok kültürlü ve çok inançlı Avrupa fikrini savunan kesimlerin yeniden güç kazandığını göstermektedir.
Bugün gelinen noktada Avrupa Birliği, geçmişte mesafeli durduğu Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bunun başlıca sebepleri şunlardır: Rusya kaynaklı güvenlik tehditleri ve Doğu Avrupa’daki kırılganlık, enerji arz güvenliği ve alternatif güzergâh arayışları, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve göç krizlerinin yönetimi, ayrıca küresel rekabette Çin karşısında denge oluşturma ihtiyacıdır.
Bu nedenle Türkiye’yi “hasım” kategorisine yerleştiren bir yaklaşım, Avrupa’nın kendi jeopolitik gerçekleriyle açıkça çelişmektedir. Dahası, böyle bir bakış açısı Avrupa açısından ciddi bir stratejik körlük anlamına gelmektedir.
Avrupa Birliği’nin gerçek anlamda küresel bir aktör olabilmesi, dışlayıcı değil kapsayıcı bir strateji benimsemesine bağlıdır. Türkiye gibi kritik önemde bir ülkeyi ötekileştiren bir anlayış, AB’nin küresel güç olma iddiasını zayıflatacaktır. Buna karşılık Türkiye ile dengeli, rasyonel ve karşılıklı çıkara dayalı bir iş birliği geliştirilmesi, Avrupa’nın hem güvenliğini hem de ekonomik kapasitesini güçlendirecektir.
Tüm bu gerçekliğe rağmen, Avrupa’da Türkiye’ye yönelik tarihsel önyargıların ve çifte standartların hâlâ etkisini sürdürdüğü, Ursula von der Leyen’in pervasız açıklamalarıyla bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır.
Kısacası, Ursula von der Leyen’in sözleri, Avrupa’nın yalnızca coğrafi sınırlarını değil; aynı zamanda siyasi ve kültürel kimliğini de yeniden tanımlaması gerektiğini ortaya koymaktadır. Aksi takdirde, Avrupa Birliği’nin küresel bir güç olma iddiasını sürdürmesi mümkün görünmemektedir.