23 Mart 1960/Urfa
23 Mart 1960/Urfa
Latif Erdoğan
Evet, bu tarihte bir güneş uful etti berzah canibine doğru… Tefekkür dünyamızın güçlü kalemi, mücadele tarihimizin büyük kumandanı, güzel örneğin öncü temsilcisi, irşat dünyamızın kutup yıldızı, ihlas ve samimiyetin öz abidesi, iman ve aksiyonun zirve rehberi, akıl ve zekanın kavurucu ışığı, feraset ve basiretin bizzat kendisi Bediüzzaman Said Nursi…
Bir yol, bir çığır açtı iman ve Kur’an hizmeti adına… Kuran’dan ilham alarak dedi bütün dediklerini, ilhamla söyledi bütün söylediklerini… Sünneti Seniyyeyi rehber edindi kendine, bir milim aşmadan bir milim uzaklaşmadan. Ehl-i Sünnet üzere sabitkadem oldu, herkesin bir yerlere savrulduğu, herkesin sağa sola devrildiği dönemde. Sultan Şairin:
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!”
dediği günlerde…
O imanını dava, davasını iman edinmiş bir kutluydu. Bir ideali, bir gayesi, bir davası vardı. Hayatıyla bütünleşmiş bu davasını, gayesini, idealini o şöyle haykırmıştı:
Bir tek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor.
Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun. Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.
Öyle de yaptı. Kendisini sadece bu mukaddes gayeye kilitledi. İnsanlığı tevhide davet etti. İbadete çağırdı.
Güzel ahlaka rağbet ettirdi. Yazdığı eserlere ilk talebe kendisi oldu. Benlik adına ne varsa sıfırladı. Dünyeviliğin her türlüsüne, aklında, kalbinde, ruhunda, his ve duygularında rezerv koydu. Kimseden hediye dahi kabul etmedi. İktisadın bereketiyle yaşadı. Hizmetinin aşkı ona aş oldu, hava oldu, su oldu. Bunlarla yaşadı, bunlarla ömür sürdü.
O, ders halkasını hiç terk etmeyen bir muallimdi. Evinde olduğu zamanlarda evini; kırlara çıktığında kırları, hapishaneye girdiği zamanlarda da orayı hemen medreseye çevirdi. Derslerine ve irşadına daim devam etti.
Birlik, beraberlik ve tefrikadan uzak durmak onun için en öncelikli meseleydi. Bütün cihana meydan okuyan bu cesaretin şekillenmiş yankısı, en küçük bir ihtilaf karşısında tir tir titrer; adeta yalvarırcasına ihtilafa düşenleri birlik ve beraberliğe davet ederdi.
Hele bu ihtilaf kendi talebeleri arasında cereyan etmişse korku ve endişesi kat kat artar, yemekten içmekten kesilirdi. Ne yapar yapar bu ihtilafı ortadan kaldırır, tarafları barıştırarak eski uhuvvet ve muhabbeti yeniden inşanın çarelerine odaklanırdı. Kardeşlerine bir birinin meziyetleriyle iftihar etmeyi öğütler, öğretir; haset ve kıskançlığın ortadan kalkması için ne lazımsa bütün vesileleri kullanırdı.
Dediklerini önce yaşar sonra söylerdi. İktisat risalesini yazmadan önce zaten çok az olan yemesi içmesi tamamen kesilmiş bu merkez risaleyi öyle yazmıştı.
İşin en zorunu hep kendi yüklenir, başkalarına işin kolayını bırakırdı. Yaşlılığına, hastalıklarına rağmen bu tavrını hiç değiştirmedi; sıkıntıları göğüslemede hep en önde yer aldı.
66 yıl önce vefat ettiğinde, talebeleri dava adına bir boşluk yaşamadı. Çünkü o, nazarları kendi fani şahsına değil daima baki hakikatlere çevirdi. Bir öldü, bin dirildi. Başak bağladı, sümbül verdi.