• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Kenan Alpay
Kenan Alpay
TÜM YAZILARI

Yeni Anayasaya Eski Mantık Sorunu 

08 Ekim 2021


Kenan Alpay İletişim: [email protected]

Daha demokratik ve daha özgürlükçü yeni bir anayasa, vesayetle hesaplaşan ve halkın önünü açan ileri bir anayasa, Türkiye’yi ekonomik refahıyla siyasi istikrarıyla parmakla gösterilecek bir hukuk devleti haline getirecek seçkin bir anayasa” gibi sözler ister istemez bir heyecan dalgası yaratıyordu bu ülkede. Ama kabul edelim ki, birkaç yıldan bu yana yeni anayasa tartışmaları kamuoyunda ciddi bir karşılık bulmuyor. Çünkü anayasa tartışması muhtaç olduğu uzlaşma zeminini artık hızla kaybediyor ve toplum nezdinde siyasetçilerin gündem değiştirmek üzere sık sık sarıldığı polemik malzemelerinden biri olarak algılanıyor maalesef. Bırakalım evrensel hukuk literatüründe örnek alınacak, dünya halklarına ilham kaynağı olacak yeni bir anayasa yapma iradesini askeri darbecilerin 1961 ve 1982 anayasalarında bürokratik oligarşi hesabına halka dayattığı “değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” prensipleri dahi tartışacak iklimden mahrum kalmak ne berbat bir tutsaklıktır.

Oysa henüz birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan “Cumhuriyetimizin 100. Yılını darbe anayasasıyla değil bu ülke ve millete yakışan yeni ve sivil bir anayasa ile karşılayalım” demişti. Aynı konuşmada yeni anayasayı konuşmak ve hazırlamak için şartların gayet uygun olduğu ısrarla vurgulanmıştı. Evet, halen devam ediyor bu vurgular. Ama bu vurguların hemen hepsinin önünde amalı, fakatlı, lakinli cümleler kurularak “ilk dört madde hariç” yeni anayasa teklifleri yer alıyor. Birçok tuhaflık var bu tartışmalarda. Anayasanın “değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilk dört maddesini siyaset ve toplum neden tartışamazmış ki? Bu tür teklifleri ilk elden HDP’ye ve hemen akabinde PKK’ya, FETÖ’ye bağlayarak itham ve ilzam etmek Türkiye’ye hiçbir fayda getirmez. Hem askeri vesayeti kırmış olmaktan, darbe tehditlerini silmiş olmaktan, her kesimle istişare ederek yazılacak sivil ve demokratik anayasadan bahis açıp hem de 27 Mayıs ve 12 Eylül cuntaları tarafından ana çerçevesi belirlenen “kırmızı çizgilere” ölümüne sahip çıkmak sürdürülebilir bir çelişki değil.

Hukukun üstünlüğü ve halkın iradesini temsil eden siyasetin evvelemirde konjoktürel polemikleri aşacak orta ve uzun vadeli planları, projeksiyonları, kadroları bünyesinde tutması gerekiyor. Elbette siyasetin rutinleri, ayak oyunları, pazarlıkları, rakiplerini boşa düşürme hamleleri ister istemez işler ama böylesi büyük iddia ve görevler mevcut şablonlara mahkûm edilemeyecek kadar hayati önem taşırlar. Görülen o ki siyaset ve bürokrasi hâlâ 15 Temmuz travmasıyla hareket ederek önce hareket alanını akabinde de toplumsal desteğini kısıtladıkça kısıtlıyor. Bu travma ve kısıtlama duygusu siyaseti halkta kopardığı gibi bürokrasiyi hantallığa, ekonomiyi de daralmaya doğru sürüklüyor. Medya üzerinden oluşturulan suni heyecan dalgaları tam da bu sebeplerle önü alınamayan enflasyon, işsizlik, dolar kuru, hayat pahalılığı, ehliyet ve liyakat krizi, çarpık yargı gibi kimi kalın duvarlara toslayarak dağılıyor.

Türkiye neden FETÖ ve PKK ile mücadele ederken Kemalist ideolojiye, Atatürkçü devlet mantığına mahkum ve mecbur kalsın ki?! Müslüman bir toplumun bürokratik oligarşinin dayatmalarına teslim olması, Atatürk milliyetçiliğine ve laikliğe bağlı kalması anayasayla mı teminat altına alınacak? Dileyen Atatürkçü-Kemalist olur, dileyen laik-seküler hayat tarzını benimser elbette. Ancak Müslüman fertleri, aileyi ve toplumu Tek Adam ve Tek Parti rejimi tarafından uydurulan “makbul vatandaş” tipine göre tanzim etmeye kalkışmak olacak iş değildir. İslam’ı kamusal hayattan silip atmaya kalkışan Kemalist devlet mantığı ve kadroları öncelikle ve daima “Türk’ün dini Kemalizm’dir” fanatizmiyle hareket etti, bunlar ne unutulur ne de affedilir.

Vesayetle yüzleşmek ve hesaplaşmak ıskartaya çıkmış, alay konusu olmuş, hiçbir itibarı kalmamış 12 Eylül ve 15 Temmuz cuntacılarıyla mücadele etmekten ibaret değildir. Kurucu değerlerin Kemalizm’den müteşekkil olmadığını cesaretle vurgula(ya)mayan siyaset her zaman zaaf yaşar, meşruiyeti de kudreti de zayıflar. Gerçek manada yenisi yapılamayacak anayasa çalışmalarını yaklaşan seçim gündemine kurban etmek hiç de akıl kârı olmayacaktır.   

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

sedat

dini kuralları, Allah’ın emrini “doğma” diye reddedenler anayasalarını değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümler koyuyorlar. diyelim ki biz bin sene daha değiştirmedik, batı diye rehber edindikleri ülkeler laiklikten caz geçerse de mi değiştirmeyecekler. C. Allah diyor ki “hala aklınızı kullanmayacak mısınız!” Allah’ın emrini, aklını rehber edinmeyen hiç bir akıl yeterli değildir.
  • Yanıtla

Okur

Anayasamızdaki İlk dört maddeyi degiştirmeye kalkarsak yüz yıldır yatırım yaptığımız heykellerin başına ne gelecegini tahmin bile edemeyiz. Heykeller olmadan, anıtkabirler olmadan ülkenin içine girecegi krizi kaldıramayız. Anayasanın İlk dört maddesini degiştirdigimiz zaman birçok partinin politik propaganda aletlerini ellerinden almış olmıyacakmıyız? Anayasanın ilk dört maddesini kaldırdığımızda yüz yıldır yazıp okullarımızda okuttuğumuz tarih bilgimizin çöp olacağından eminim. Anayasanın ilk dört maddesini kaldırdığımızda işçilerimizin, okullarımızın milli bayram, tatiller, kutlama haklarının kaldırmış olmıyacakmıyız Anayasanın ilk dört maddesi bayramlarımızın, tatillerimizin, kutlamalarınızın riske girmesi demektir. En başta sendikalar işçiler ögrenciler bu dört maddeyi niye kaldırdınız? diye büyük tepkiler göstereceklerdir. Bir mayısın tatil günü olması için elli yıldır işçilerimiz mücadele ettiler. Bir elli yılda 23 nisanı 19 mayısı 30 Ağustos'u, 29 ekimi tatil günü yapalım mücadelesiyle geçiremeyiz. Atatürkün bize armağan ettiği bayramlar sadece kutlama degildir aynı zamanda iş yerlerinin ve okulların tatile girmesidir, istirahat etmektir, dinlenmektir. Atatürk, Cumhuriyet olmadan işçilerimiz, ögrencilerimiz çok şey kaybedeceklerdir. Dini inancımız olmasaydı Ramazan, Kurban bayramları olurmuydu, bu bayramlar olmasaydı Ramazan Bayramı, Kurban bayramı tatili olurmuydu? Ramazan, Kurban bayramlarının olmadığı bir iş ve işçi dünyasında her gün çalışma olacaktı. Onun için biz ne inandığımız tanrıyı nede milli kültürümüze dokunmamalıyız hem dinimizi hemde anayasamızın ilk dört maddesini anayasayla korumaya devam etmeliyiz. "Allah yoktur" diyen solcularımız Allah'ın bize verdiği kurban ve ramazan bayramlarının sayesinde işçilerimizin tatiller yaptığının, istirahat yapıp dinlendiginin farkında degiller. Bir mayısın tatil günü olması için kıyamet koparan solcularımızın "Allah yoktur" dedigimizde işçilerimizin onlarca gün daha çalışmak zorunda kalacaklarının farkında değiller. Tatil yerlerine gidip tatil yapabiliyorsak dinimizin ve milli bayramlarımızın bize armağan ettigi kutlamalardan dolayı olduğu bilinciyle yaşamalıyız. "Laik olalım dinci olmayalım, milli olmayalım"demek yerine keşke on tane milli günümüz daha olsaydı, keşke on tane ramazan bayramımız daha olsaydı çalışmasaydık diye hayıflanmalıyız. "Allah yoktur, ramazan ve kurban bayramı kutlamıyorum" diye ilericilik taslayanlar neler kaybedeceklerini bir daha düşünerek konuşmalılar. İşçi sınıfının örgütleri olan sendikalar Allah yoktur diyen solculara ve milli bayramların varlığını riske sokacak kesimlere karşı durmalı. Dini ve milli bayramlarımızın olmayışına bir tek işverenler sevineceklerdir. hergün çalışma hergün işe gitmeye işverenler sevineceklerdir ve daha fazla kazanacaklardır
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23