--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Türkiye’nin Yemen’deki rolü “uzlaştırıcı” ve “arabulucu” olmalı...

Mehmet Koçak
Mehmet Koçak
0

Yemen’de yaşanan son gelişmeler, sadece Yemen’i değil, bölge ülkelerini ve küresel ekonomi ile Türkiye’nin bölgesel dış politika anlayışını da yakından ilgilendiren önemli bir dönemece işaret ediyor.

Bugün tartışılması gereken asıl mesele şudur:

Türkiye, Suudi Arabistan’ın Husilerle yaşadığı çatışmada taraf olup askeri olarak sahaya mı çıkmalıdır, yoksa Yemen’de kalıcı barışın sağlanması için taraflar arasında siyasi çözümü mü savunmalıdır?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin tarihsel misyonu ve yıllardır savunduğu dış politika anlayışından bağımsız düşünülemez. 

Eylül ve Ekim 2026 itibarıyla Suudi Arabistan ile Yemen’deki Husiler (Ensarullah) arasındaki çatışmaların yeniden alevlenmesi, ‘Mekke Anlaşması’nda yer alan “Bir üyeye yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılır” maddesini (NATO’nun 5. maddesi benzeri) doğrudan bir test sürecine sokmuştur. 

Ancak, Anlaşmanın net bir düşman tanımı yapmadığı gibi  ‘savunma ve ortak caydırıcılık’ odaklı olduğu ısrarla belirtilmektedir.

Kaldı ki; bu anlaşma henüz taraf ülkelerin parlamentoları tarafından onaylanmadığı için geçerli sayılmamaktadır.

Ayrıca, Türkiye’nin ucu açık bölgesel ve vekalet savaşlarının içerisine çekilmesi riskini barındırmaktadır.

*


Türkler tarih boyu fitne ateşine odun taşıyan taraf olmadı …

Öncelikle Yemen meselesinin nasıl başladığını doğru hatırlamak gerekiyor.

Yemen’deki siyasi kriz ve çatışmalar 2014 yılında Husilerin, Sana’yı ele geçirmesiyle ağırlaştı. Suudi Arabistan Yemen’e doğrudan askeri müdahalesi 26 Mart 2015 tarihinde gerçekleşti. Yani ilk saldıran Husiler değil, S. Arabistan ve onun öncülüğündeki koalisyondur. O günden bu güne S. Arabistan, Yemen’i tam anlamıyla kuşatmış ve Yemen’e karşı düşmanca bir tavır içindedir.

Çünkü, S. Arabistan, Yemen’de kendine bağlı bir kukla yönetimi işbaşına getirmeyi hedeflemektedir. 

Meselenin bir diğer boyutu ise Gazze’dir.

Gazze’de büyük bir insanlık dramı yaşanırken bölgedeki Arap ülkelerinin önemli bir bölümü İsrail ve ABD korkusuyla askeri bir karşılık vermek bir yana; kınama veya eleştirel açıklamalardan kaçınırken, Husiler yani Ensarullah ellerinde var olan güçle İsrail’e karşı harekete geçme cesaretini gösterdi. 

Husiler, Filistinlilerle dayanışma gerekçesiyle İsrail’e füzeler fırlatırken, Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik saldırılar düzenledi. 


Gazze konusunda Türkiye ve Yemen’deki Ensarullah yönetimi aynı hassasiyete sahiptir.

Vahabi S. Arabistan ile Şii İran’ın Yemen’de mezhepçilik fitnesi üzerinden girişimleri ve bazı hesapları olabilir. Ancak, Türkiye devleti ve Türk milleti, tarih boyunca mezhebi bağnazlık içinde fitne ateşine odun taşıyan taraf olmamıştır.

Türkiye’nin rolü her zaman fitneye karşı uyarıcı ve savaşan değil, savaşı durduran olmuştur.

Türkiye’nin dış politikadaki en önemli avantajlarından biri, aynı anda farklı taraflarla konuşabilme imkânına sahip olmasıdır.

Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği bölgesel ve küresel düzeydeki dış politikasıyla  ağırlığını daha anlamlı hale getirebilir.

Bu gerçeklerden hareketle Türkiye, Yemen krizine ve Suudi Arabistan-Husi çatışmasına askeri düzeyde dahil olmamalıdır. 

Kısacası, Türkiye’nin bölgedeki tarihsel mirası, vizyonu ve kurumsallaşmış dış politika ilkeleri, mezhepsel ya da bölgesel kutuplaşmalarda bir tarafın doğrudan askeri gücü olmak yerine “kolaylaştırıcı”, “Uzlaştırıcı” ve “arabulucu” olmayı gerektirir.

 

Mehmet Koçak Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle