• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Kenan Alpay
Kenan Alpay
TÜM YAZILARI
12 Temmuz 2019

Muhacir nefretini nasıl tedavi edeceğiz?

Suriyeli muhacirlere yönelik düşmanlıklar şöyle böyle değil epeyce hızlı ve şiddetli bir biçimde artıyor. Suriyeli muhacirler artan ev kiralarından işsizliğe, Arapça ve tesettürün yaygınlaşmasından başta sosyete semtleri, alışveriş merkezleri ve plajlar olmak üzere kamusal alanda görüntü kirliliğine yol açmaya kadar türlü suçların biricik aktörü sayılıyorlar. Suriyeliler geldiği için artan huzursuzluk söylemi bin bir türlü yalanlar eşliğinde tırmandırılan kadın ve çocuklara dönük taciz haberleriyle eşleştirilince Klu Klux Klan gibi maskeleri takıp bazı mahalleri yakmaya, bazı insanları meydanlarda asarak linç etmeye heveslenenler için çarpan etkisi oluşturuyor.

Yerli Malı Irkçı ve Faşistler

Amerikalı ırkçıların “pis zenci” karakteri, Alman neo-Nazilerin “pis Türkler” söylemi hızla Türkçe’ye tercüme edilip İttihatçı ve Kemalist komitacı gelenekten tevarüs edilen “pis Arap” söylemiyle ete kemiğe büründürülebiliyor. Kısa bir süre öncesine kadar Kürtlere yöneltilen bütün çirkin vasıflar son birkaç yıldır fazlasıyla Suriyeli muhacirlere bir yafta gibi yapıştırılıyor. Filmi biraz sarınca Bulgaristan’ın sınırdışı ettiği Türklere, biraz daha geriye sarınca Boşnak, Pomak, Arnavut, Tatar, Özbek, Azeri muhacirlere üç aşağı beş yukarı benzer yaftaların yapıştırıldığını hatırlamak çok kolay ama hiç de hoş değil. Aynı sahne tekerrür ediyor sadece nefret unsuru aktörler değişiyor. Neden aynı yere geliyoruz? Zaaf noktaları hiç değişmiyor çünkü.

Almanya ve Fransa başta olmak üzere milyonlarca Türkiye vatandaşı Avrupa’da çalışıyor, okuyor, seyahat ediyorken hangi ırkçı-faşist sloganlarla nefret unsuru haline dönüştürülüyorsa benzeri süreçler Türkiye’de Suriyeli muhacirlere uyarlanıyor. Aşırı sağcı-ırkçı poltik figürler bağlamında Hollanda’nın Geert Wilders’i, Fransa’nın Marine Le Pen’i, Macaristan’ın Viktor Orban’ı gibi Türkiye’nin Sinan Ogan’ı, Ümit Özdağ’ı, Lütfi Türkkan’ı da aynı misyonu ifa ediyorlar. İYİ Parti’nin bu tutumu sayesinde CHP söylemini biraz yumuşatıp geri çekme kurnazlığını gösterdi elbette. Ancak Kemalist-sol cephe ile İYİ Parti kadroları Suriyeli muhacirlere yönelik nefret ve düşmanlık tavrını tırmandırmak hususunda aynı paydada hareket ediyorlar. 

Şeytan ve Dostlarıyla Aynı Safta Değiliz

Hayır, mesele basit ve tekil olarak Tayyip Erdoğan düşmanlığının bir yansımasından ibaret değil. Tepeden tırnağa ideolojik düşmanlığın tezahürüdür. Arap ve İslami kimlik sahibi olmak, seküler Arap nasyonel sosyalizmini temsil eden Esed rejimine İslami kimlikle muhalefet etmek bu nefret ve düşmanlığın en başat sebebidir.

Faşistin Alman’ı, Fransız’ı, İngiliz’i, Ermeni’si neyse Türk’ü, Kürt’ü, Arab’ı, Fars’ı da odur. Hepsi birden birbirinin ve şeytanın dostları ve kardeşleridir. Tabii kimse ırkçıyım, faşistim, yabancı düşmanıyım demiyor, diyemiyor. Hepsi ulusalcı, milliyetçi, vatansever, Atatürkçü, solcu-sosyalist gibi sıfatlarla insanlığa karşı işleyegeldikleri iğrenç suçlarını gizlemeye girişiyorlar. Lafa gelince hepsi hak hukuk, insan sevgisi, misafirperverlik, cömertlik, civanmertlik üzerine masal anlatıyorlar lakin pratikte cimrilik, görgüsüzlük, ödleklik, tekebbür gibi her türlü çirkinliği sergilemekten imtina etmiyorlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Almanya’da, Fransa’da, Bulgaristan’da etnik veya dini kimliği sebebiyle Araplara, Türklere, Kürtlere, Cezayirlilere düşmanlık üreten ırkçı-faşist kafa yapısıyla Türkiye’de Suriyeli Arap veya Doğu Türkistanlı Uygur kardeşlerimize düşmanlık üreten faşist-ırkçı kafanın aynı şeytani kafa yapısı olduğunu neden Cuma vaaz ve hutbelerinde işlemiyor. Yalan haber ve iftiralar üzerinden ırkçı-faşist odakların fitne kazanlarını kaynattığı şu dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an-ı Kerim ve Siyer-i Nebi’de bize öğretilen muhacir-ensar kardeşliğini somut ve güncel gelişmeler bağlamında nasıl olur da minber ve hutbelerin ana konusu yapmaz. İslami camialar, cemaatler, ilahiyat fakülteleri tamamen şeytan işi bu faşist-ırkçı söylem ve hareketlere karşı konumlanmakta geciktikçe kalbi katılaşan, adalet ve merhamet duygularını kaybeden bir topluma dönüşeceğiz.

Şeytan ve dostları dünden bugüne bizleri açlıkla, yoksullukla korkutuyor. Hükümet’in bu ırkçı-faşist dalga karşısında geri adım atması ne düşünülebilir ne de tavsiye edilebilir. Aksine fesat ve fitne oluşturarak halkı kin ve nefretle düşmanlığa teşvik eden kişi ve örgütlere karşı etkin bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Muhacirlere yönelik düşmanlık aklın, vicdanın, psikolojinin iş göremeyecek kadar ağır hasta olduğunun en büyük göstergesidir. İşkence ve katliamlardan çoluğunu çocuğunu kurtarıp kendini buraya atan, elinde avucunda hiçbir şeyi kalmamış ama arkasında evini, barkını, geçmişini, ailesinin mezarlarını bırakarak buraya sığınmış muhacirlere düşmanlık üretenlerin ne Allah rızası gibi ne de Allah korkusu gibi inancı sözkonusu olabilir.

Suriyeli, Doğu Türkistanlı, Özbek, Boşnak, Tatar, Kürt veya diğer muhacirler hem İslami kimliğimiz hem de insani kimliğimiz bağlamında kardeşimizdir. Zalimlerden başkasına düşmanlık bize haram kılınmıştır. Müslüman olmadığı halde zulümden, açlıktan bize sığınanlara şefkat ve cömertlik yurdu olmakla şeref bulacağımızı unutmayalım. Hükümet ve toplum olarak eksik, yanlış veya faydasız politikalar üzerine geniş katılımlı istişareler yapmalı, üretimi ve verimliliği esas alan tasarrufları öne almalıyız. 

Nihayet şu kıyası yapalım her zaman: Türkiye’de savaş yok, işkence yok, açlık yok ancak milyonlarca Türk ve Kürt Avrupa’dan ülkelerine geri dönmüyor, dönemiyor. Peki, Suriyeliler Rusya ve İran orduları tarafından işkence, katliam ve açlıkla yıkıma uğratılan ülkelerine nasıl dönebilsinler? 

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23