Ümmetin aradığı hoca
Cumhuriyet döneminde nice değerimiz horlanmış, nice idealimiz ters yüz edilmiş ve nice âlimimiz idam edilmişti. Niceleri sefalete maruz bırakılmıştı. En korkunç uygulamalarla hocalık makamının yok edilmesi hedeflenmişti. Laikçilerin korkunç ihanetleri insanlık tarihinde görülmemiş boyutlarda kıyıma yol açmıştı. Her alanda olduğu gibi sanat alanında bu daha iğrençleşmişti.
Bundan elli yıl önce idi bir film seyretmiştim. Filmde, bir kadını linç ettirmek için halkı tahrik etmeye çalışan ilginç bir hoca vardı. Hoca, kirli ve buruşuk cübbesi, lekeli ve düzensiz sarığı, dağınık sakalı, bağırdıkça iğrençliği ile nefret üreten sesli aynı zamanda anormal davranışlı bir hoca bozuntusuydu. Filmde iftira, karalama, hocaya, dolayısı ile dine hakaret tezviratları kasırgalar gibi indikçe iniyordu. Seyirciler, her sahnede ıslıklarla, alkışlarla ve yuhalamalarla tezahüratta bulunup hocaya dolayısı ile dine karşı çılgınlaşıyorlardı. Film bitti, bitti amma ben çok yoğun negatif bir enerji yüklenmiştim. Bu yoğun negatif enerjiye karşı, Şehzâdebaşı’ndan Çarşamba’da İsmailağa medresesine gidinceye kadar sürekli iç savaşı verdiğimi hatırlarım. O günden bugüne onun izlerini taşırım.
Sonraları çok kafa yordum. Malazgirt meydan muharebesinin muzaffer komutanı Alparslan kefenini giymiş ve vasiyetini yapmıştı. O askeri ile Rumeli’ye girmeden önce fedailer Anadolu’nun manevî fatihleri olmuşlardı. Bunlar fahrî ve hasbî hocalardı. Onların öncülüğünde gönül erleri koskoca ülkeyi merhamet melekleri gibi sarmıştı. Kimsesiz insanları sahipleniyor, hastaları tedavi ediyor, işini yetiştiremeyen yalnızları destekliyor, yaşlı insanlara hizmet götürüyorlardı. Komşularına zaman zaman ikramda bulunuyorlar fakat hiçbir karşılık beklemiyorlardı.
Hıristiyan halk onları “azizler” diye tanıyor ve onları çok seviyorlardı. Askeri fütuhat ilerledikçe gönül erleri yani hocalar halkı İslam’a davet ediyorlardı. Bu sayede Alparslan’ın askerleri on sene sonra şimdiki Kadıköy sırtlarından Ayasofya kubbesini seyrederek, “Onu ne zaman alacağız” diye hayıflanıyorlardı. Çünkü onların kalplerinin derinliklerinde yüce bir ideal vardı. “Elbet Kostantin fetholunacaktır. Onun komutanı ne değerli komutandır ve onun askeri ne yaman askerdir.” Bu nebevî müjde, onları daima zinde tutuyor ve ideallerini çelikleştiriyordu.
Bu anlayış, bu ruh, bu aşk ve bu şevk ile hem gönül ve hem de ülke fütuhatını sürdüren o fatihler âlim ve ârif diplomat hocalardı. Onlar, ölümle dostça fısıldaşıyorlardı. Şehitlik gibi yüce makamı özlüyor, şehadet nimetinin kokusunu burunlarından ciğerlerine indiğini hissediyorlardı. Bu ruh haleti ve bu heyecan onlara ilâhî huzur pompalıyordu. Başuçlarında yeşil kuşlar gibi dolaşan meleklerle hasbihal ediyorlardı. Toplum bilincini Kur’an nuru ile aydınlatmaya çalışıyorlardı.
Savaşta, barışta ilmî mücadeleyi kesintiye uğratmadan sürdürme görevlerini yürütüyorlardı. İşte hocalar medeniyetin ve adaletin taşıyıcı unsurları olarak görevlerine devam ediyorlardı. Onun için Hoca, ilmi temsil eden âlimdir. Halkın öncüsü imamdır. Dertleri ile ilgilenen hekimdir. Varlıklı ile yoksul arasını ayarlayan iktisatçıdır. Hoca, toplumun kalbidir, onları bozulmaktan koruyan tuzudur. Kısaca, hoca, peygamber varisi ve ümmetin eminidir.
Bütün bunlara karşı özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında başta yöneticiler olmak üzere, “dini” toplum hayatından tasfiye etme programı uyguladılar. Bunu çok yüksek oranda başardılar. Birçoğunu savaşlarda, kimilerini idam sehpalarında imha ettiler. Çünkü onlar bu programı kesinlikle biliyorlardı. “Allah, ilmi, insanların kalbinden söküp alarak kabzetmez. Âlimler bir bir ölür gider. Hatta âlim kalmayınca, insanlar, cahillerden önderler edinirler, onlardan fetva isterler, onlar bilmeden cahilce fetva verirler, hem kendileri saparlar ve hem de insanları saptırırlar.”
Gördünüz mü? İşte işin iç yüzü bu ve taktik de bu. Şimdi bakalım günümüzün panoramasına.
Özellikle günümüz hocaları; Kur’an gibi bir hazineye yaklaşmaktan çekiniyorlar. Tevhid sisteminden kaçıyorlar. Vicdan muhasebesi yapmayı kabullenemiyorlar. İslam’ı tümü ile benimseme işlerine gelmiyor. Tefrikadan korkmuyorlar, kalpleri paramparça olmuş, kendilerini sorgulamıyorlar. Vakarlarını kaybetmişler aldırmıyorlar, Allah Teâlâ: “gevşemeyin üzülmeyin, inanıyorsanız en üstün sizsiniz” diyor inanmıyorlar, “ailenizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem azabından koruyun” diyor aldırış etmiyorlar. “Hep beraber Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” diyor, yanaşmıyorlar. “Lider kadronuzu kurun” diyor, bahane üretiyorlar. “Allah’a itaat edin, Resûl’e ve sizden ümmetin işlerinden sorumlulara itaat edin” diyor, içlerine sindiremiyorlar. Daha neler ve nice emir yasaklamalar…
Pekiyi şimdi ne olacak, aradığımız hocayı veya hocaları bulamadık, o halde ne yapacağız? Yukarıdaki negatif cümlelerin pozitifini alırsak, denklem yerini alacak mesele kendiliğinden çözülmüş olacaktır. Yeter ki hocalar Kur’an’a sarılsın ve Allah Teâlâ’ya yönelsinler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi layık olduğu gibi örnek alsınlar. Ümitsizliğin dinimizde yeri yoktur.
Esselamü aleyküm.







