Tefrika zilletir
Evet, peşinen ifade etmek gerekirse tefrika zillettir. Tesbihin her hangi bir yerinden ipini koparın sonra peşinden bakın, ipte kaç tane boncuk kaldı? Sonra dağılan tesbih tanelerine bakın ne hale geldiler? Birbirinden farklı yönlere nasıl dağıldılar? Birliği nasıl kaybettiler!
Artık dağılan boncuklara tesbih denmez ve boncukları dağılıp yalın halde kalan ipin kendisi de tesbih olmaz. Bu kadar basit bir örnekte hakikat nitelikli birçok hikmeti açıkça görmek mümkündür. Bu hikmetlerin hiçbiri basite alınacak rastgele ifadeler değildirler. Bir kere bugün yeryüzünde hiç kimse tefrikadan memnun değildir. Varlığından hiç kimsenin memnun olmadığı tefrika neden bütün İslam âlemini kasıp kavurmaktadır? Müslümanlar yalnızca sosyolojik tefrikaya maruz kalmadılar, ideolojik alanda da tefrika girdabına kapıldılar. Hemen her alanda tefrika marazına yakalanan müslümanlar geri dönüşü olmayan ve sonucu meçhul ayrı ayrı tünellere üşüştüler. Elde Kur’an gibi ilâhî bir kaynak varken neden? Neden ipi kopan tesbih gibi “keenlem yekün” oldular
İşte bu soru sorulduğu zaman çoğu insanın iştahı kabarır. Herkes iştahla cevap verip meseleye açıklık getirmek için can atar. Bilse de bilmese de önemli değildir, kıyasıya konuşur. Dedikodu üretmekten başka bir şey yapmadığı halde içini boşaltır. Başkaları söz kapar, o da delilsiz ve dayanaksız konuşmasını iştahla sürdürür. İştahlar kabardıkça heyecan artar. “Yahu durun, ben de konuşacağım” teraneleri ortalığı kaplar, o da konuşur.
Anladık demokrasi! var, her kes özgürdür, istediği gibi konuşur. Konuşur konuşmasına da ya bu keşmekeş nedir? Herkes bilgeliğini kullanacak, fikirlerini yayacak ve çözüm önerilerini sunarken hünerini kullanacak da hani çözüm? “Silsile-i meratip” unutulmuş, ehliyet önemsenmez duruma düşmüş ve vücut başsız kalmış, toplum denilen katman bir bütün olması ve başa tabi olması gerekirken ipi kopmuş tesbih gibi her biri bir yerlere yuvarlanmış, tutulacak yerleri kalmamış, ama herkes hâlâ konuşmaya devam edecek.
Tabii itaatin olmadığı yerde birlik olmaz, birliğin olmadığı yerde de dirlik olmaz. Bunun sonucu, Eflatun’un “ideler âlemini” andıran sayısız tanrıcılık anlayışı zuhur eder. Bu arada nice incelikler sümen altı edilir ve unutulur da kimse bunun farkına varamaz. Burada eğer mesele özellikle İslam âlemindeki dağınıklık ve kokuşmuşluk ise ve halledilmesi gerekiyorsa, İslam’ın çözümünü esas almak gerekir. Çoğu okumuşumuzun ve çoğu sorumlumuzun bunda da tökezlediğine şahit oluruz.
Gerçekten ilginçtir. A’raf süresi otuzuncu ayette konu ile ilgili açıklama yapılır; Allah onların bir kısmını hidayet etti ve bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler. Bir de kendilerinin hidayette olduklarını zannederler. Allah için şu ifadelerebakar mısınız? Önce fırkalara bölündüler, kiminin niyetinde hayır vardı. Onları Allah Teâlâ hidayete erdirdi. Kiminin de kalbi bozuk ve kabuklu idi, onlara da dalalet hak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler. Farkındasınız değil mi? Cenab-ı Hak kimden bahsediyor? İşte işin en ilginç tarafı burası: Onlar kâfirler, müşrikler, ateistler değillerdir. Bunun cevabı ayetin son cümlesi olan; Bir de kendilerinin hidayette olduklarını zannedenlerdir. Şimdi, herhalde daha iyi anlaşıldı. Evet, bunlar mangalda kül bırakmayan garabetlerdir.
Burada bir soru daha soralım. Birileri hem kendini hidayette bilecek ve hem de Allah’ı bırakmış ve şeytanları dost edinmiş olduğu için sapıklık damgasını yemiş olacak. Bu ise ilginç bir tablo sergiler. Bu nasıl olur? Bunun cevabı da Cenab-ı Hak tarafından geliyor.
“Ey Resûlum! Hevâsını; kendi beğenilerini kendine ilâh edinmiş kişiyi gördün mu? Allah onu bir bilgi üzerine şaşırtmış, kulağı ve kalbi üzerini mühürlemiş ve gözü üzerine bir perde indirmiş. Artık ona Allah’tan sonra kim hidayet verebilir? Hâlâ öğüt almak için gayret edemez misiniz?” (Casiye:45/23) Buna çok dikkat etmek gerekir. Kur’an’ı Kerim’de elli dokuz çeşit anormal kalp vardır. Bunlardan biri de kabuklu kalptir. Yarın sorgulamada Allah Celle Celaluh, insanları hesaba çekecek, “Hani şirk koştuklarınız nerede” diyecek, onlar cevap verecekler. “Vallahi bizler müşrikler değil idik.” Cenabı Hak acıyarak, “bak vicdanlarına nasıl yalan söylediler ve kendilerine tapınak olarak kullandıkları şey nasıl kaybolup gitti!” diyecek ve müslümanları uyaracak.
Şimdi ciddiyetle ve vakıaları göz ardı etmeye yeltenmeden akıllıca düşünmek gerekmez mi? Bugün tüm dünya müslümanları Kur’an’ı kabul ettiklerini beyan etmelerine rağmen cereyan eden olaylar karşısında yaptıklarını Kur’an’a nasıl yakıştıracaklar ya da Kur’an dışı yaşayışlarını nasıl meşrulaştıracaklar? Dahası, Kur’an değil de hevâlarını yani kendi beğenilerini kutsayarak tefrika girdabına kapılmalarını nasıl savunacaklar? Başta hevâ olmak üzere zibil gibi türeme tanrıcıkları terk etmenin yegâne çaresini Kur’an ile bulmaya çalışarak, zilletten kurtulacak müslümanlara ne mutlu!
Bunları okurlarım çok iyi anlarlar. Esselamu aleyküm!







