Korku
Korku bireyi silkeleyerek perişan eder, aileyi parçalayarak sarsar, toplumu dağıtarak ayrıştırarak ve devletin değerlerini alabora ederek yıkımına sebep olur.
Korku, insan hatta tüm insanlık için başlı başına kaygılarla dolu, çözümü zor bir problem ve genellikle psikolojik bir hastalıktır. Hem kalbi zafiyete sürükleyen çok fonksiyonlu bir virüstür. Korku insanın benliğine programlanmış ilginç bir duygudur. Yerinde, zamanında ve önemine uygun olarak uygulandığında değer ifade eder. Gereğinden ayrı yerlerde uygulandığında hastalık halinde tezahür eder.
Korkunun yerine ve zamanına uygun olmayan çıkışı, hastalık niteliğindedir. Korku hastalığının çeşitli türleri vardır. Bu durumlarda korku her insanda farklı nitelikte, farklı tarzda ve farklı etkinlikte kendini gösterir. Korku, iyi ya da kötü faydalı ya da zararlı oluşu itibariyle incelemeye değer ilginç duygulardan biridir. Korku, yararlı bir kavram olduğu kadar da zararı çok olan patolojik bir kavramdır. Zararlı korku bazen bir fırtına, bazen bir kasırga olur ve bazen de en yüksek şiddette bir deprem etkisi yapar. Değerleri, dayanakları ve sistemleri yıkar altüst eder.
Korku hastalığının alanları çok namüsait şartlarda oluşur ve çeşitli nice bireyleri ve gereğinde toplum katmanlarından kimilerini ve hatta güçlü devletleri bile sarıp etkisi altına alır. Korku hastalığı bireyden topluma varıncaya kadar nice değeri tahrip eder ve korkunç yıkıcı etkisi ile insanın psikolojik, ekonomik ve ideolojik dinamiklerini yakalar, sarsar ve çökertir. Kişilerde başlayan korku hastalığı, kişiyi paranoya, nevroz, şizofren ve benzeri hastalıkların amansız hegemonyasına mahkum eder. Paranoyak hastalar bencilleşirler ve herkesin kendilerine kötülük yapacağından endişelenirler. Nevropat hastalar sinirleri bozuk olduğu için sinirleri laçkadır ve tepkileri dengesizdir. Telaş ve endişeleri yüzünden çevreleri rahatsız olur, kendileri de bu yüzden derin duygu bozukluğu hali yaşarlar. Bu hal onları korku psikozuna sürükler. Şizofren hastalar içe kapanır ve genelde dış alem ile ilgilerini keserler.
Derin bir ruh bozukluğu yüzünden dışa açılmaktan kaygı duyarlar. Bu hal onlara korkulu kabus olur. Şizofren hastalar, korku illetinden ve yanılma rahatsızlığından kurtulamazlar ve bunlar çoğu zaman dengesiz ve tutarsız olurlar. Bunlar ve nice ruh hastalıkları insanların iç duygularını tahrip eder ve onlarda kişilik problemleri oluşturur. Her şeyden önce iç güvenleri silinir gider.
Genelde ruh hastası olan korkaklar, hiçbir olay ve alanda gereken kararı veremez ve olması sözkonusu olan işi sağlıklı haliyle yerine getiremezler. Kendi değerlerini, hiçbir zaman medeni bir zemin üzerine oturtamazlar. Aynı inanca sahip olsalar da, inançlarının gerekleri ile bütünleşemezler. Genelde bireylerin her biri, farklı pozisyon sergileyerek, cemaat ruhunun gerçekleşmesine engel olurlar. Varlık sebeplerini pek önemsemezler. Söz gelişi her hayrı ve her iyiliği kendi tekellerinde görürler ya da her şeyden sıyrılır çekilirler. Birlik halinde çalışmayı pek kabul etmezler. Daha doğrusu genelde bireyci ve bencildirler. Özellikle bugünki Müslümanlarda bu hastalıklara çokça rastlanmaktadır.
Bu tipler çoğunlukla sosyalleşemezler ve dolayısı ile genelde şer güçlere adapte ve mahkum olurlar. İnançları dışında farklı kişilik gösterme sürecine girerler. Bunlar genelde kişiliksizdirler. Bunun için korkakların dengeleri bozuktur. Bunun için de ideal kaybına uğrarlar. Korkaklar bağımsız kalkınma planları yapamazlar, bundan da korkarlar. Mutlaka bir şeylerden sakınma ihtiyacı hissederler. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin işletme yetkisi ve yönetimi yabancı güçlerin ellerinde olmasından hiç rahatsız olmazlar. Bunu da çok normalmiş gibi kanıksarlar. Hatta bunların siyasi çalışma planları bile yabancı şer güçler tarafından hazırlanır.
Bu kadar denge bozucu ve aşağılayıcı hastalıklar insanları daha kötü pozisyonlara maruz bırakır. Bireyi dolayısı ile toplumu ideal duygularından, yüce değerlerinden ve öz kimliklerinden soyutlar atar. Özellikle birkaç asırlık süreçte Müslümanların bunlardan da korkunç hastalıkları vardır. Allah Teâlâ’ya güvenmez ve O’nun vaadine kulak asmaz durumdadırlar. O yüce kudretin kurtuluş reçetelerini kullanmaktan da derin bir korku duygusuna kapılmışlardır. “Görünen köy kılavuz istemez.” Bu da Müslümanların Allah Teâlâ’ya, inanmakta zorlandıklarını gösterir ve O’na hiç güvenmediklerini açıkça çağrıştırır. O yüce kudrete isyan anlamını gündeme getirir.
Bu sebepten dolayı da gerek birey, gerek toplum inancını hayat tarzı değerlerini, hedefini, gayesini tutturamadığı, kimliğini kaybettiği ve imanını zayıflattığı zaman bunların yerini önce bocalama peşinden şaşkınlık, sonra kararsızlık ve daha sonra da korku doldurur.
Bundan sonra işin daha kötüsü zuhur eder. İnsan ve toplum ruhi çöküntü sürecine girer. Kanser gibi sürekli olarak bünyede gelişir ve nihayet bünyeyi zayıflatır ve sonunda yatağa düşürür. Dünya Müslümanların korku illetlerini test etmeye değer! Esselamü aleyküm.







