Allah (c.c) vaadeder, kul ne yapar?
Kur’an medeniyeti karşısında Müslümanlardan birçoğu, gafil kaldıklarının farkına varamıyor. Gafleti de aşan ve malayaniye dönüşen hal ve hareketlerinin muhakeme ve muhasebesini yapamıyor. Eline paslı bir kılıç geçiren sağa sola sallamaya başlıyor. Böyle bir insan, ne geçmişini düşünüyor, ne yaptığını sorguluyor ve ne de geleceğini dert ediyor!
Kimi insanımız mübarek dinimiz hakkında bir nevi çığırtkanlık yapıyor. Hele sosyal medyada inanılmaz ve kabul edilemeyecek kirlilik yaşanmasına sebep oluyor. Kimileri Kur’an meali açıyor, rastladığı ayet meallerini yazıyor ve yayınlıyorlar. Zaten mealler, birbirlerini tutmuyor. Bunu, yapmasınlar demiyoruz. Amma insanlarımız bunları okuyunca aynı ayetin mealleri, farklı meallerden farklı anlam imajı verdiği için okuyanların akıllarını karıştırıyor. Hele birbirinden farklı tefrika gruplarına bağlı Müslümanların ters düşünceleri fitne ve fesada vesile oluyor. İslam’ın tevhit sistemine ters gelişmeler vuku buluyor.
Allah Teâlâ, ise kullarına en mükemmeli vadediyor; “Sizden iman edip salih ameller işleyenlere Allah şöyle va’d etti: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendileri adına yerleştirecek ve korkularının ardından kendilerini emniyete kavuşturacaktır. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Amma kim bundan sonra da nankörlük ederse işte onlar fasıktırlar.” (Nur: 24/55)
Görüldüğü gibi burada Cenab-ı Hakk’ın üç önemli va’di vardır. Bunlar: 1- Hükümranlık, 2- Din birliği-bütünlüğü ve 3- Dâhili-harici korkulardan emniyet teminatıdır. Bunun için de Rabbimiz, iman ve salih ameller yanı sıra, “Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar” şartını koymaktadır.
Demek ki, bu yüce hedeflerin bedelleri ödenmediği için Cenab-ı Hakk İslam dünyasına huzur vermiyor. Bedeller ödenmediği için de va’di gerçekleşmiyor. Allah Teâlâ’nın vadettiği yüce hedefler bir yana Müslümanlar hiçbir bedel ödemeden yerine getirecekleri ilâhî emirlerden de çok uzaklarda, “dostlar alış verişte görsünler” tarzında dindarlık taslamaya çalışıyorlar. Öncelikle hak hukuk, ubudiyet, adalet, iman ve salih amelleri yapmadıkça ve kötü olan cehalet, şirk, zülüm, fitne, tefrika ve faiz gibi cürümleri de terk etmedikçe Müslümanlar re’sen sorumludurlar. Bütün bunlar bir yana daha, Müslümanlar sefer görev emirleri mesabesi yerinde olan görevlerinden habersiz gibidirler. Bundan herkes sorumludur.
Allah Teâlâ, İslam’ı anlatmak isteyen gönüllülere kalite kontrolü şartı koyar. Buna uyulması hususunda uyarı sinyalleri verir. Özellik ve öncelikle Müslümanlara konuşma ölçü ve ilkelerini hatırlatır. “Ey Resûlum! İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet et. Onlarla en güzel surette mücadelede et. Şüphesiz ki O Rabbin, yolundan sapanları da, hidayete erenleri de bilendir.” (Nahl: 16/125) Bu ilâhî beyanı ciddiye almayanın ilmi kıttır, irfanı siliktir ve hikmetten nasip almamış demektir. Yukarıdaki ayet başta olmak üzere başka birçok ayetle konuşma ilkelerini verir. “Allah kötü sözün açıklanıp söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayanlar müstesnadır. Allah Semi’dir, Âlim’dir.” (Nisa; 4/148)
Kötü sözün söylenmesini sevmediğini bildiren Allah Teâlâ, sözün en güzelini söylenmesi talimatı veriyor. Müslümanların buna göre konuşmaları gerekir. Müslüman olan insanların özellikle ailede ebeveynin, okulda öğretmenin, iş yerinde yetkililerin elleri altında olanlara ve din adına konuşan her kesin en güzel söz ile konuşmaları gerekmektedir.
İslam medeniyetinde Donkişot modeli bir şahsiyet yoktur. İslam medeniyeti ilim, irfan, hikmet, hak ve adalet ilkeleri ile beşeri medeniyetlerin fevkinde bir medeniyettir. Zaten Kur’an medeniyetinde konuşma dili mükemmel esaslarla donatılmıştır.
Allah, kelâmının en güzelini, ayetleri birbirine benzer ve ikişer ikişer olarak bir kitap halinde indirdi. Rablerinden haşyet ile korkanların derileri ondan ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar. O Kur’an Allah’ın bir hidâyet rehberidir, onunla dilediğini hidayete kavuşturur ve her kimi ki, Allah dalâlete düşürür, artık onun için bir hidayet edici yoktur. Şimdi, düşünelim! Allah, bu hakikatleri beyan ederken kullar ne yapıyor? Gelecek nesillerin sorumlusu kim? Esselamu aleykum.







