Aile İmarı
Dünyada insan nüfusunun artışı, katlanarak beraberinde birçok problem getirdi. Yapıp ürettiği her yenilik, insanın dertlerine yeni dertler ekledi. İnsanların akılları karıştı, bilgi harabelerine döndü.
Dünya nüfusunun yedi milyara tırmanışı, sosyolojik dengesizliklere zemin hazırladı. Üretimi, dolayısı ile geçim şartlarını zorlamaya başladı. Besin maddelerindeki artış, kaliteyi bozdu. İnsanlar beslenecekleri yerde zehirlenmeye mahküm oldular. Yirmi senede Türkiye obeziteler ülkesi oldu.
İletişim, ulaşım ve teknolojik araçların artışı ile bir taraftan hava kirlendi, diğer taraftan yoğun sinyaller ve radyasyonlarla insanların sağlıkları tehdit altına girdi.
Ulaşım, yer küreyi küçülttü. Kültürler ve medeniyetler karmaşaya mahküm oldu, yozlaşma hızlandı, toplumları etki alanı içine aldı. Maddi çıkar ve nüfuz ön plana çıktı ve manevi etkinlikler, değer kaybına uğradı. Milyarları aşan dünya nüfusu, medeniyetleri, kültürleri ve toplumların ahlâkî değerlerini alabora ederek dönüşü olmayan çıkmaza sürükledi. Korkunç bir telaş girdabı şahlandı.
Silah sanayi’inde artan üretim, kitleleri bir anda imha edecek boyutlara ulaştı.
Her yönü ile etki alanı oluşturan bu gelişme ile sarsıntının ve çöküşün sinyallerini veren tehlike, aileyi de kasıp kavurmaya başladı. Köyden şehre akan nüfus, köy toplumunun sosyolojik düzenini bozdu. Şehre akan kalabalık kitleler, şehrin medenî yapısını sarsarak harap etti.
Aklını kullanan, dertlenen, sorumluluk hisseden ve kurtuluş çareleri için hamleler yapmayı arzulayanlar statükodan sıyrılıp evrensel mantık kuralları ile düşünerek harekete geçemedi.
İnsanlar, özellikle müslümanlar korkunç bir ikileme sürüklendi. iki farklı yöntemden birini seçme pozisyonuna girdiler. Benimseriz ya da uzak yakın hiçbiri ile ilgi kurmaya gerek duymayız.
Bu iki maddeden biri; “olanlar oldu, artık bu böyle gider” diyelim, her şeyi oluruna bırakalım. Ve aynı zamanda “bugün ki dünya konjonktüründe bu hayat tarzından başka bir hayat tarzı söz konusu olamaz” kanaatiyle “biz kendi işimize bakalım” diyerek sorumluluğu üstümüzden atalım. Hiçbir şey ile ilgilenmeye gerek duymadan günlük hayatımızı olduğu gibi sürdürelim. Keyfimizi bozmadan devam edelim. He ya “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”!
İkinci madde daha farklı bir anlayıştır. Her şey bir sebebe bağlıdır. Her şeyin bir başlangıcı bir sonu vardır. Bir iyiliğin başlangıcı için bize de bir sorumluluk ve görev düşer.” deyip “kaybolan değerleri yeniden kazanmak ve imar için insana hizmet etmeye çalışalım.” Bu karar ile de “hayatın çok kötü sürpriz ve baskılarına boyun eğip yaşamaktansa, mutluluk diyarına yürüyelim.” Böyle deyip plan ve projeler üretelim ve uygulayalım. Acaba bu iki görüşten hangisini daha çok önemseyelim ve üzerinde yoğunlaşıp gerçekleştirmeye çalışalım?
Elbette ikincisi kabul görmeli ve hatta gereği için seferberlik ilan etme zorunda olduğumuzu kabullenelim. Üçüncü bir görüş “hemeçlerin” seçtiği hayat tarzı olduğu için, onun konusunu gündeme almadan geçelim. İşte, bunun için Aile eğitimi yani imarı vazgeçilmez, kaçınılmaz ve savsaklanmaz bir görevdir. Bunu anlamak için aklı kullanmak yeterli. Devlet, ihtiyaç hissetti ve konu ile ilgili bakanlık kurdu. Toplum enkaz molozu olmadan aileyi kurtarmak çok önemlidir.
Bunun için aile eğitimi önemle gündeme getirilip hassasiyetle gerçekleştirmelidir. Bunun için hazırlık yapılmalıdır. Aksi takdirde asimilasyon ile dejenere olan gençliği dolayısı ile toplumun değerlerini korumak zordur. Kayıplarımız çok ileri safhadadır. Fırsatları kaçırmayalım
Her alanda hayatî önem taşıyan bu konu geniş tabanlı, uzun soluklu ve etkin yöntem ile projeler üreterek çalışmalar mutlaka başlatılmalıdır. Allah Teâlâ’nın talimatları hususunda imkân varken müslümanlar geç ve ilgisiz kalmamalı ve statüko ablukasını kırıp aşmalıdırlar.
Ey müminler! Nefislerinizi ve ailelerinizi bir ateşten koruyunuz ki, onun yakıtı, insanlardır ve taşlardır. Üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeyde âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar. (Tahrîm:66/6)
“Şeriat” sistemini tamamen unuttukları haliyle işlerini yürüttüklerini sanan müslümanlar, bununla da yetinmediler bilgiyi, bilgilenmeyi, aileyi, aile eğitimini de unuttular ve bu çok önemli hayati görevi, medyanın amansız, acımasız ve çok kirli ellerine teslim ettiler. Köle ve cariye pazarlarında insan haysiyeti için hoş görülmeyen muameleden daha iğrenç muameleler uygulanır oldu. Kadınlar “koç katım” mevsimini yaşamaya özendirildiler. Hele bir bakar mısınız? Ne hale itildik ve ne iğrençlikleri nasıl kanıksar olduk!! Kadın, yedek parça aleti muamelesi görmeye layık görüldü.
Hiçbir çare üretemeyen devlet, nesillerini nasıl kurtaracak? İlgili bakanlık, Diyanet ve dolayısı ile devlet gerçek boyutlarıyla konuyu ele almalıdır. Unutmayalım ki, Allah, çaresiz bir hastalık vermemiş ve dermansız bir dert yaratmamıştır! Yeter ki biz ehil olalım.
Esselamü aleyküm.







