--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Ahmed Muhtar Büyükçınar

İlhan Oral
İlhan Oral

1960 yılı Nisan ayının ilk günlerinde İstanbul’a gelişimizin hemen akabinde Fatih Çarşamba’da İsmailağa medresesine intisap ettik. Medrese yönetiminde, her zaman hayranı olduğum, hayırla yâd ettiğim hasbî ve şahsiyet sahibi bir idarecimiz vardı. Bu örnek vefakâr şahıs Eşref Osmanağaoğlu idi.

Medresemizin ibatesine bakar, iaşesini sağlar, medreseyi disipline eder, ders programını hazırlar, hocalara vereceği dersleri ayarlar, Darul Kur’an binasının inşaatını yaptırır, bunu yaptırmak için geniş bir kampanyayı yönetir, koca inşaatın ekonomik altyapısını oluşturur, malzeme temin eder, inşaatı kontrol eder. Gelen misafirleri karşılar, onlarla ciddi meseleleri müzakere eder. Bunlar ona yetmezmiş gibi daha sabah olmadan bazı gün erkenden kalkar, Etiler’den medreseye gelir talebelerini sabah namazına kaldırırdı.

İşte bu medresede, kısaca tanıttığım Eşref Osmanağaoğlu bir gün boş geçen dersimize girdi. Mutat âdetiyle sağ elinin tersini sol elinin içine vurarak; “Çocuuk biliyorum bu dersiniz boş geçiyor” dedi. Sizin için iyi bir hoca bulduk. Gelen hocayı sizin dersinize de vereceğim. Eşref Bey yüzündeki belirtilerle önemli olarak kabul ettiği güzel bir olayı müjdeler gibiydi. Artık Eşref Bey boş geçen bir dersi doldurduğu için huzurlu idi. (Yattığın “cennet bahçende” huzurla uyu, Eşref Bey amcamız!) 

Biz talebeler olarak sevindik. Çünkü Kahire’de okumuş” Ezherli”  hocadan ilim öğrenecektik.  Daha kendisini görmediğimiz halde içimizde hissedilen sıcacık duyguların uyanışına vesile olmuştu. “Perşembe’nin gelişi çarşambadan belli olur” derler ya, bizim içimize öyle bir imaj yerleşti.

Birkaç gün hasretle bekledik” Kahireli” ya da” Ezherli” hocayı.

Nihayet, güneşli, huzurlu ve umut dolu bir günün sabahı idi. Kahireli hoca sınıfımıza girdi. Edebimiz ve örfümüz gereği ayağa kalktık. Hocamız, Esselamu aleyküm diyerek selamını verdi, biz topluca selamını aldık ve el işaretiyle oturmamızı uygun gördü. Hocamız oturdu, biz de oturduk. Fakat hoca, hayret ve şaşkınlık duygusu uyandıracak psikolojik bir atmosfer içine girdi. Hoca kendinden emin, fakat oldukça mütevazı bir halde önüne bakıyordu. Hiçbir şey konuşmuyordu. Bundan dolayı sınıfımızda çok farklı iklim havası esiyordu. Hoca önüne bakıyor fakat yüzünde ve tavrında her hangi bir telaş emaresi görülmüyordu, ancak konuşmuyordu. Haliyle biz de hocayı seyre daldık. Elimde olmadan kendimi bir başka diyarda hisseder oldum. İçimden mırıldanmaya başladım. Demek ki, ilim insanı tevazu makamında olması böyle bir hal imiş, kendine güveni olan telaşlanma havasına kapılmayandır, diye düşünüyordum. Artık biz dersi unuttuk, hocayı tahlil etmeye yöneldik. Oturuşu vakarlı, bakışı anlamlı ve görünüşü bir medeniyet temsilcisi olduğu izlenimi veriyordu. Hem bu haliyle bizi süzüyor hem de düşündürüyordu. Engin ve huzur dolu bu tavrı ile biraz oturdu. Biraz sonra başını kaldırdı. Adeta talebelerini gözlemledi ve “bu derste ne okuyorsunuz” dedi. Bu soruya cevap vermek için arkadaşlarıma bakındım, elimi kaldırdım. Hoca baş işareti ile izin verdi. “Katrunnedâ” okuyoruz hocam, dedim. Dersin konusunu sordu, söyledim. Pekiyi dedi ve ekledi. Hocamın tavsiyesi var, hazırlık yapmadan ders vermeyeceğini söyledi. Ders bitiş zili çalıncaya kadar zaman böyle geçti. Artık aramızda yarım asırlık kaliteli bir dostluk kurulmuştu.

İnsan psikolojisine vakıf, dostluk ilkelerine sâdık, ilmî kimlik sahibi, öğretme aşığı, kendini insan yetiştirme idealine adamış, talebelerini birer cevher tanıyarak takip edip ilgilenen ihlaslı bir dâvâ adamını tanımıştık. Muhterem Ahmed Muhtar Büyükçınar hocamı böyle tanıdım ve yarım asır sonra Yalova Esenköy mezarlığında dilinden düşürmediği Rabbine, onu böyle uğurladık.

Ahmed Muhtar Büyükçınar hocayı anlatmanın kolay olmayacağı bilincindeyim. Zaten O kendini, “Hayatım İbret Aynası” kitabında anlattı. O tatlı ve akıcı üslubu ile güzel ve orijinal eserinde yeni nesillere ve Rahman Rabbimizin dâvâsına hizmet verecek yürekli değerlere örnek olacak yönlerini anlamaları için okunup tavsiye edilecek bir eser olduğunu söyleyebilirim.

Hocamı, son ziyaretimde daha farklı gördüm. Yatıyordu. Elini öptüm. Derinden anlamlı bir şekilde yüzüme baktı. Bir şeyler söylemek istiyordu. Muhterem eşi hanımefendi yengem âdeta tercüme ediyordu. Ara sıra ben bir şeyler anlatıyordum. O asaleti ile dinliyordu. Bir zaman sonra yengem odadan dışarı çıktı. Ben ziyaretimi tamamladım kanaatiyle hocamın elini öptüm izin istedim. O benim yüzüme bakıyordu. Fakat ayağa kalktım, çıkışa yönelecektim. Bakışını öylesine yoğunlaştırdı ki, geri döndüm ve yatağının yanına diz çökerek oturdum ve hocam! Ne olur? Bu derin ve yoğun duygulu bakışının sebebini söyle, dedim. Bekledim. Biraz sonra kalktım, iznini istedim. Bakışıyorduk, yine kapıya elimi uzattım. Kalbimin derinliğine sirayet eden bakışı beni bloke etti. Yağmur yüklü bulutlar gibi yoğunlaştım. Dayanamadım ve nedametle çıktım. Koridorda yengemle karşılaştık vedalaştık, artık konuşacak gücüm kalmamıştı. O gün bugün hep içimde, hocamın o bakışını hatırladıkça merakım zirve yapar. Acaba hocam bana ne diyecekti ve neden mahrum kaldım?

Esselamu aleyküm. 

İlhan Oral Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle