Dış politikada çark mı ediliyor?
Arap Baharı başladıktan sonra Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Suriye gibi Arap ülkeleriyle ilişkiler kötüye gitmişti.
Çünkü halk diktatörlere karşı ayaklanmıştı ve halkın iradesini hiçe sayan ve darbeler veyahut bir şekilde illegal başka yollarla iktidara gelmiş rejimlere karşı halkın desteklenmesi gerekiyordu. Başka türlü davranılması beklenemezdi çünkü bu ülkenin halkı da on yıllarca küçük bir zümrenin baskısı altındaydı.
Arap diktatörler Türkiye’nin tavrını kabullenemediler ama halkı büyük teveccüh göstermişti. Ancak son iki yıldır düne kadar ilişkilerin gerildiği ülkelerle bir bir eski günlere dönülüyor. Bölgedeki her darbenin sponsoru BAE’den, gazetecisini konsoloslukta öldürten Prens Selman’ın Suudi Arabistan’ına, şimdi de darbeci Sisi ve kendi halkını acımasızca katleden Esed rejimiyle ilişkiler yeniden inşa ediliyor. Acaba en iyi bildikleri iş kendi halkına zulüm olan otoriter rejimler mi değişti? Ya da Türkiye halka karşı tiranları mı desteklemeye başladı? İki sorunun cevabı da hayır.
O zaman U-dönüşü gibi görünen bu politika değişikliği ne ile izah edilebilir?
Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere devleti yöneten Ak Partili ricalin hassasiyetlerini ve dünya görüşlerini iyi bildiğimiz için onların duruşlarında bir değişiklik olduğuna inanmıyoruz. Ne Suriyeli mazlumlara sırt çevriliyor ne de Rabia işaretinin sembolize ettiği direnişten vazgeçiliyor. En azından bireysel bir vazgeçişin olma ihtimali pek zayıf bir ihtimal. Asıl mesele hükümetin otoriter rejimlere karşı yalnız bırakılmasıdır.
Batı dünyası kendini demokrat ve insan haklarına saygılı ve bu haklar için mücadele eden bir blok olarak lanse eder. Ancak Arap halkının diktatörlerle mücadelesinde diktatörleri desteklediler ve hiçbirinin devrilmesini istemediler. Dahası, Tunus’ta daha yeni diktatörlüğünü ilan eden Kais Said’e bile sahip çıkmaları onca ölüm ve zulümden ders çıkarmadıklarını gösteriyor. Ayrıca Türkiye’ye sayısız ambargolar dayatırken Mısır diktatörü Sisi’ye herhangi bir ambargo uygulamadılar. Hileli Mısır seçimlerini gözetlemeye giden sözde gözetmenlerin gözetlemek yerine nasıl dans ettiklerini unutmadık. Aynı güruh Esed’in devrilmesi için de bir şey yapmadı.
Türkiye bugün yeterince güçlü olup bu halk düşmanlarını tek tek devirse ‘aferin’ diyecek değillerdir.
Yine bir yolunu bulup Türkiye’yi suçlarlar. İşte bunca ikiyüzlülükle uğraşmaya, birbiriyle dayanışma içinde olan Arap diktatörlerle mücadele etmeye ve aynı zamanda zulümden kaçan halkları korumaya Türkiye’nin nefesi yetmiyor. Bu kadar şerir rejim ve destekçileriyle ancak bir süper güç baş edebilir veyahut arkanızda bir süper gücün desteği olacak. Ancak dost bildiğimiz süper güç de gidip ordumuzla savaşan bir terör örgütüne destek verdi. Dolayısıyla bir hayal kırıklığı var.
Neyse ki ideallerde ve bu idealleri savunmada bir değişiklik yok. Herkes doğru ve yanlışı iyi biliyor ama çoğunluk yanlış tarafta durduğu zaman sizin doğruları tek başına savunmanız bir işe yaramıyor. Yoksa savaştan kaçanı bağrına basmak yanlış olamaz.
Diktatörlerle ilişkileri kesmek de yanlış olamaz. Ancak bu kadar meydan okuma da tek başına yapılamıyor. Belki de doğrular doğru zamanda yapılmadı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kurmaylarındaki vicdandan kimsenin şüphesi olmasın. Yaptıkları takdire değer şeylerdi ama tabiri caizse lafta demokrat ve insancıl takılanlarca yalnız bırakıldılar. Muhtemelen diktatörler de bu durumu biliyordur ve bu yüzden Türkiye’ye güvenmiyorlardır.
Keşke bu ülke biraz daha güçlü olsaydı.
O zaman muhakkak ki bölgenin kaderi çoktan değişmiş olurdu. Hep deriz ya Ortadoğu’ya bir Osmanlı lazım diye. Osmanlı olsaydı tüm bunlar olmazdı. Fiziken zayıf bir Osmanlı ruhuyla da bu kadar yapılabiliyor.