Haritalar nasıl yalan söyler?
Haritalar nasıl yalan söyler?
Mustafa Armağan
“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Mercator dünya haritasının resmi kullanımını terk etmek ve onu kıtaların, özellikle Afrika’nın gerçek boyutlarına daha sadık bir haritayla değiştirmek için bir karar tasarısını kabul etti. LEHTE: 164 ALEYHİNDE: 1 (ABD) ÇEKİMSER: 6.”
4 Eylül Cuma günü gerçekleşen bu oylama elbette bağlayıcı bir karar değil ama Afrika’nın on yıllardır gündeme getirdiği bir yalanın “Dünya 5’ten büyüktür”e bağlanmasını temsil ediyor. Bu bakımdan üzerinde durulmaya değer.
Fakir çeyrek asırdır bu meselenin üzerinde durmaktadır. Hatta ilk baskısı 2003 yılında yapılan Osmanlı: İnsanlığın Son Adası adlı 25. baskısı 2026 yılında Duruş Yayınları’ndan çıkan kitabımda bu meseleye dair birkaç bölüm yer almıştı.
Aşağıda sizinle paylaşacağım makale de 2014 yılında o zamanlar yayın yönetmeni olduğum Derin Tarih dergisinde yayınlanmıştı. Güncelliğine ve ehemmiyetine binaen yeniden gündeme getiriyorum.
*
Rusya daima uçlarda gezer. Tarih sahnesine biraz geç çıkar ama en katı ve tepeden inme imparatorluklardan birine imzasını atar. Hıristiyanlığı, daha doğrusu Ortodoksluğu da geç kabul etmiştir ama en metin hatta sadık savunucularından olmuştur. Karl Marx’ın öngördüğü şekliyle komünizmin ortaya çıkacağını umduğu ve sınıfsal çelişkilerin zirve yaptığı bir ülke değilken öncülüğü alır ve imkânlarını Stalin’le son sınırlarına dek gerer. Londra’daki St. Paul Katedrali’ne St. Petersburg’da Kazan Katedrali’yle muazzam bir nazire yapar ama aynı mekânı 1932’de “Ateizm Müzesi” haline getirmekten çekinmez.
Rusya, Komünist döneminde bile efsanelerine sıkı sıkıya sarılmış bir ülke. Sonradan Stalin’e atfedilen ama aslında Çar I. Nikola’ya ait olan efsaneye göre Petersburg-Moskova arasındaki dümdüz ilerleyen demiryolu güzergâhında “Çar’ın parmağı” denilen 15 km’lik bombenin sebebi şuymuş:
Çar huzuruna getirilen demiryolu projelerinden usanmış. Verin bana cetvelle kalemi demiş. Hışımla masanın başına geçmiş ve başlamış dümdüz bir çizgi çizmeye. Fakat cetvelin –hep yapardık- kaymaması için üzerine dayadığı sol elinin başparmağına gelince kalem bombe yapar. Çar ‘İşte böyle dümdüz yapacaksınız’ demesine rağmen kimse cesaret edip de bu ‘bombe’nin yapılıp yapılmayacağını soramaz. Ve sonuçta 2001 yılında kısaltılan o 15 km’lik anlamsız viraj ortaya çıkar.
Aslında böyle bir efsanenin benzeri Churchill için de anlatılır ama olay İngiltere’de değil, Kahire’de geçer. Keza İngiltere’yle değil, Suudi Arabistan-Ürdün sınırıyla ilgilidir. California Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi James Gelvin’in Ortadoğu Tarihi adlı kitabından “Churchill’in hıçkırığı” efsanesini okuyalım:
“1. Dünya Savaşı’nın ardından Fransız ve İngiliz diplomatlar yeni devletler ve bu devletleri birbirinden ayıran, Osmanlı devrinde mevcut bulunmayan sınırlar yarattılar. Zaman zaman saçma kararlar da alıyorlardı. Örneğin Ürdün haritasına baktığınızda doğudaki Suudi Arabistan sınırında garip bir girinti gözünüze çarpar. Bu girinti için hiçbir mantıklı sebep yoktur. Burada akan hiçbir nehir ve iki devlet arasında doğal bir sınır oluşturacak bir dağ yok.
Ürdün (ya da o zamanki adıyla Trans-Ürdün) devleti 1921 Kahire Konferansı’nda oluşturuldu. İngiliz Sömürge Bakanı sıfatıyla bu konferansa başkanlık eden Winston Churchill, sonradan konferansı böbürlenerek hatırlıyor ve “Ürdün’ü bir Pazar günü tek bir kalem hareketiyle yarattığını” söylüyordu. Peki ama Ürdün’ün şekli niçin böyle olmuştu?
Churchill iyi yemek yemeyi seven bir adamdı ve iyi yemek anlayışı da çoğunlukla kapanışı kanyak ya da viskiyle yapılan ağır bir yemekti. Efsaneye göre Ürdün’ü Suudi Arabistan’dan ayıran sınırı, krallara layık bir sofradan sonra çizmeye başlamıştı. Sınır çizgisinin ortalarında Churchill hıçkırmış ve kalemi de yana doğru kaymıştı. Yani, yine efsaneye göre, Ürdün sınırındaki bu garip girinti böyle ortaya çıkmıştı- bugün dahi bazı Ürdünlülerin bu girintiden bahsederken “Churchill’in hıçkırığı” demesinin sebebi budur.”
James Gelvin’in dediği gibi şüphesiz sonradan uydurulmuş bir hikayedir bu, ancak aynı zamanda manda sistemi aracılığıyla kurulmuş olan devletlerin yapay niteliğini de bir ayna gibi yansıtmakta değil midir?
Öyleyse bugün “Orta Doğu” (Middle East) denilen bölgenin imal ve icadını efsane bile olsa veciz bir şekilde ortaya koyan “Churchill’in hıçkırığı” esprisini aslında yalnız Orta Doğu’nun icadına değil, genel olarak haritacılık ‘sanatı’na (bilimine değil) teşmil etmek epeyce şaşırtıcı tablolar çıkaracaktır karşımıza.
Haritaların emperyalizmi/emperyalizmin haritaları
J. B. Harley adını daha önce hiç duymamış olabilirsiniz ama şu kadarını söyleyeyim: Ölmeden önce sesini duymanız gereken 50 ‘putkırıcı’dan biridir. Kırdığı putlar haritacılık (cartography) alanında gibi görünüyor gerçi ama uzantıları günlük hayatımıza kadar değen bir tür bombalama onunkisi.
J. Brian Harley sadece 55 yaşında ve kariyerinin zirvesindeyken hayatını kaybettiğinde yıllardan 1991’di ve o gün bu gündür ülkemize ışığı hala gelememiş olan bu parlak bilim adamının harita emperyalizmi konusunda söylediklerini hiç olmazsa özet olarak aktarıp bir ayıbı kapatalım.
“Haritacılık nadiren haritabilimcilerin söyledikleri şeydir.”
Harley’in bu ayakları yerden kesen iddiası size abartılı gelmiş olabilir ama ya British Cartographic Society’nin iki tür harita tanımı olduğu iddiasına ne diyeceksiniz? Birincisi profesyonel haritacılar için yapılan tanımlar, ikincisi ise sokaktaki adam için yapılanlar. Kamuoyuna bildirmek üzere yapılanlar açısından (aynen alıntılıyorum) “Haritacılık harita yapma sanatı, bilimi ve teknolojisidir.” Profesyoneller için ise “coğrafî ilişkileri analiz edip yorumlama bilim ve teknolojisidir.”
Dikkat edilirse British Cartographic Society’nin tanımında haritacılık biliminin halka yönelik boyutunda profesyonel boyutta bulunmayan bir kelime kullanıldı ve haritacılık “bilim ve teknoloji”den önce bir “sanat” olarak nitelendirildi. İşte burası sorgu odasına çıkan merdiveni çıkabilmek için bir tutamak teşkil edebilir. Neden sanat?
Harley burada ontolojik bir şizofreninin belirtilerini görmekte ve bu belirtilerin bizi haritanın mahiyetini farklı bakış açılarından okumanın acil bir ihtiyaç olduğu noktasına getirdiğini söylemektedir. Bu da haritacılık alanına yeni fikirlerin ve ideolojik örtülerin açılmasını sağlayacak yaklaşımların seferber edilmesiyle gerçekleşecektir.
Haritanın yapıbozuma uğratılması (deconstructing) bir kere haritacılıktaki olguların özel bir kültürel bakış açısı içinde olgu değeri kazandığı gerçeğinin kabul edilmesiyle başlar. Dünyaya bakan haritacının onu görme biçimdir burada esas olan. Harita bize kendi gördüğünü söylemez; onun neyi görmesi gerektiğini söyleyen haritacıdır. Haritalar birer kültürel metindir. Öyleyse farklı okumalara açıktır, en başta da onu yapanın niyetini keşfetmek gerekir. Nitekim Batı’da modern tarih boyunca haritacılığın yanlışlandığı, sansürlendiği veya gerçeği söylemediği çok sayıda olay yaşanmıştır.
Haritacılığın kendisinde ve dışında olmak üzere iki ‘iktidar’ veya ‘güç’ten söz edebiliriz. Birincisi haritacıların gördükleri şeyi olguya çevirme kendi gücüdür ama öte yandan daha tehlikelisi, haritacıları siyasî güç merkezlerine bağlayanıdır. İktidar haritacının üzerindedir; Çoğu haritacının arkasında bir patron vardır; çoğu durumda harita yapanlar harici ihtiyaçlara cevap verirler. İktidar haritalar ile da uygulanır. “Monarklar, bakanlar, devlet kurumları, Kilise hepsi kendi gayeleri uğruna harita yapma programları başlatırlar.”
Bütün bu örneklerde haritalar Foucault’nun “hukuki iktidar” adını verdiği şeye bağlıdır. Harita “hukuki bölge” halini alır: gözetleme ve kontrolü kolaylaştırır. Bu, yukarıdan dayatılan, çoğunlukla bürokratik olarak merkezileşmiş ve etkinleşmiş olan bir dış güçtür.
Yine de Harley’in eleştiri oklarını yönelttikleri dış politik güçten çok haritacılığın içinde közlenmiş bir tehlikedir. Haritacıların gizli silahıdır. Çünkü haritacılar gücü imal ederler. Mekânda bir panoptikon (her tarafı şeffaf bir kafes) yaratırlar. O kafesin içinde yaşayanlar dışarıyı görmezlerken dışarıda bulunan harita yapıcıları her şeyi görmektedir. İşte harita metnine gömülü güç budur. Zira dünyayı kataloglamak onu temellük etmektir.
Haritacılar dünyayı disipline edip onu normalleştirir. Bizler ise mekân matrisindeki mahpuslarız. Harita ise iktidarın sessiz hakemidirler. Haritalar hiçbir zaman gerçekliğin kendisi olmayıp farklı bir gerçekliğin yaratılmasına hizmet eder. Otoriter suretlerdir. Bazan değişimin aktörleriyken bazan da muhafazakâr dokümanlar olabilir. Ama bir şey olmadığı kesin: Asla tarafsız bir olgu değildir. (Bkz. “Deconstructing the map”, The Nature of Maps, Johns Hopkins University Press: 2001, s.150-168; keza The Spaces of Modernity, (M. J. Dear-S. Flusty, eds.), Blackwell: 2002, s. 277-289.)
Bir başka yazısında ise şu görüşü açıkça ortaya koyar J. B. Harley:
“Haritalar en toplar ve savaş gemileri kadar emperyalizmin silahları olagelmiştir.”