Nükleerci beşli çetenin Ortadoğu’dan başlayan dünyayı köleleştirme planı. (Dünya beşten büyük mü?)
Nükleerci beşli çetenin Ortadoğu’dan başlayan dünyayı köleleştirme planı. (Dünya beşten büyük mü?)
HALİT KANAK
1968’de imzaya açılan ve 5 Mart 1970’te yürürlüğe giren Uluslararası Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasının içine konan bir madde ile bu anlaşmanın, 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer patlatıcıya ve silahlara sahip ve bu patlayıcıları deneysel patlatan ülkeleri kapsamayacağı belirtilmişti.
Bu antlaşma gereği 1967 öncesi nükleer güce kavuşan ve ürettiği nükleer bombaları patlatarak bu anlaşmanın dışında kalan ülkelere bakalım. Kim bunlar? Bunların hepsi zâten şu anda BM Güvenlik Konseyinin “Dâimi” (Ne demekse) beş üyesi olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’dan ibaret veto hakkına sahip dünyaya kan kusturan beşli çete olduğunu görüyoruz.
Bunların 19’uncu yüzyıldan itibaren dünyayı parselleyen, İşgâlci sömürü düzeniyle gelirine gelir katan ülkeler olduğunu da görüyoruz. Sömürü düzenlerini devam ettirebilmek için sınırsız bir şekilde güçlenen bu ülkeler, ellerindeki bu gücü, yine ellerindeki sömürü düzenlerini ayakta tutmak için değil, bilakis yeni sömürgeler edinmek, dünyaya hükmetmek için kullanmaya başladılar.
Daha dün 28 Şubat 2026’da Ortadoğu’yu ateş çemberine dönüştüren ve bir oldu-bitti ile gelinen şu son nokta bize göstermektedir ki, nükleer güce sahip ülkeler ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa bu güçlerini bundan sonra da dünyayı köleleştirmek için kullanacaklardır. Bunlara sonradan fitneci İsrail, Başkan Kennedy’nin bütün engellemelerine rağmen dâhil olmuştur.
BURAYA NASIL GELİNDİ
Fermi, yahudi olan karısı Laura Capon’u İtalya’dan kaçırarak ABD’ye geldikten sonra Şikago Üniversitesinde ders vermekte olan “Uranyum ötesi elementlerin keşfi” nedeniyle 1938’de nobel fizik ödülü alan, aynı zamanda dünyanın ilk nükleer reaktörü olan Şikago Pile-1’i inşa eden ve atom bombasının mimarı diye anılan Profesör Enrico Fermi’nin 1934 yılında nükleer bölünme reaksiyonunun potansiyelini farketmesiyle nükleer santral kurulmuş, ardından New Meksiko çöllerinde nükleer denemeler gerçekleştirerek bu ölümcül silah elde edilmiş, ikinci dünya savaşında Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombası kullanılarak toplu katliamlara imza atılmıştı.
Bundan sonra da 1950'li ve 1960'lı yıllar nükleer enerji santrallerine yönelmenin hızlandığı yıllar oldu. Bir adet uranyum atomunun bölünmesi sonucunda ortaya çıkan enerji miktarının, bir adet kömür atomunun yanması ile ortaya çıkan enerjinin neredeyse 10 milyon katı olması, ya da yarım kilo uranyumdan elde edilebilecek enerjinin karşılığını almanın milyonlarca litre petrol ile ancak sağlanabilmesi nükleer enerjiyi birden gündeme getirdi.
1967 ÖNCESİ KİM NE YAPTI?
AMERİKA: Atom bombalarının serüveni Almanya doğumlu aşkenaz yahudisi Fizikçi Albert Einstein'la başladı. II. Dünya Savaşı başlamadan hemen önce 1940’ta ABD vatandaşlığına kabul edilen Einstein, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e gönderdiği mektupta atomdan bahsetmiş, iyi bir laboratuvar kurulursa uranyumdan yeni nesil bir nükleer bombanın yapılmasının mümkün olduğunu bildirmişti. Roosevelt, bunu dikkate alarak bir “Uranyum Danışma Konseyi” kurdu ve 1942 Ağustos’unda iki milyon dolar bütçeyle “Manhattan Projesi” adını verdiği atom bombası projesini başlattı.
1943'te New Mexico eyaletine bağlı Los Alamos kasabasında kurdurduğu laboratuvarın başına ise Almanya’dan gelen yahudi bir ailenin çocuğu bilim insanı Robert Oppenheimer’ı getirdi. Oppenheimer ile ekibi yaklaşık iki senelik bir çalışma sonucu atom bombasının yapımını tamamladı. Oppenheimer'a o dönemde 5 bin 700 kişilik bir ekip eşlik ediyordu. (Günümüzde 12.752 personel, 1.613 öğrenci, 3.300 yüklenici firma çalışanı, 120 yönetici ve 3 milyar 952 milyon dolarlık bütçesiyle atom bombası ve diğer başlıklar üretmeye devam ediyor.)
ABD, 16 Temmuz 1945'te New Mexico çölünde ilk denemeyi gerçekleştirdiğinde Japonya savaşı başlamış, 9-10 Mart 1945'te Amerikan ordusuna ait uçaklar Tokyo ve Japonya'nın diğer büyük şehirlerini bombalayarak sadece Tokyo'da 100 bin kişinin ölümüne sebep olmuşlardı.
Diğer taraftan 26 Mart 1945'te ise Japonya'nın en güney noktası olan Okinawa Adası'nda büyük bir savaş başlamıştı. Çatışmalarda Japonya 100 bin askerine karşın, Amerika’ya 12 bin kayıp verdirince ABD yönetimi bu kayıplarını atom bombasını kullanmak için bir neden olarak gösterdi.
Bu arada Amerika’da Franklin D. Roosevelt 12 Nisan 1945'te ölmüş, yerine gelen Harry S. Truman 26 Temmuz 1945'de İngiltere ve Çin’le beraber “Potsdam Deklarasyonu” ile Japonya'yı teslim olması konusunda tehdit etmişler, aksi halde sonucun büyük bir yıkımla neticeleneceğini söylemişlerdi.
Japonya teslim olmayınca Amerika Başkanı Truman hiç düşünmeden Japonya’ya atom bombası atılması talimatını verdi.
Bunun üzerine Japonya’nın 1.500 deniz mili güneyinde bulunan Amerikan üssü Tinian Adası'nda B-29 bombardıman uçaklarına "Little Boy" ve "Fat Man" atom bombaları yüklendi. 6 Ağustos 1945’te Hiroşima, 9 Ağustos’ta Nagasaki’ye bombalar bırakıldı. İlkinde 140 bin, ikincisinde 70 bin sivil Japon öldürüldü.
6 Ağustos 1945 Hiroşima saldırısından sonra 8 Ağustos’ta fırsatçı Sovyetler hemen Japonya’ya savaş açtığını duyurması ardından 9 Ağustos’ta Nagasaki’nin atomla yerlebir edilmesi 15 Ağustos'ta Japonya İmparatoru Hirohito’yu teslim olmaya mecbur etti.. Savaş bitmişti.
SSCB RUSYA’SI: Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası atılmasından 4 sene sonra 29 Ağustos 1949'da Sovyetler Birliği Kazakistan'da kendi geliştirdiği ilk atom bombasını başarıyla denedi ve dünya üzerinde ABD'den sonra en büyük ikinci nükleer güç oldu. Deneme sahası yine ne yazıktır ki Kazakistan Türk toprakları olmuştur.
İNGİLTERE: İngiltere, ABD ve SSCB’nin ardından kendi nükleer silahına sahip olan 3’üncü ülke olmuştur. Bir ve İkinci Dünya savaşları İngilizlerin küresel gücünü zayıflatınca, hemen yeni strateji hamleleriyle nükleer bombaya sahip olma çabasına girdi ve ABD’nin desteğiyle bunu başardı. İlk test 1952 "Hurricane" (kasırga) adıyla yapıldı. Hâlen 120’si aktif 215 başlığa sahip. Birleşik Krallık'ta dört lokasyonda dokuz faal nükleer reaktör bulunmaktadır (sekiz gelişmiş gaz soğutmalı reaktör (AGR) ve bir basınçlı su reaktörü (PWR)) ve bunlar 5,9 milyon galon elektrik üretmektedir.
Ayrıca İngiltere, 2030-2044 yıllarında her 5 yılda 3 ila 7 gigavat nükleer enerji kapasitesi için yatırım hedefliyor.
FRANSA : 13 Şubat 1960 sabahı Fransa Cuımhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün, “Yaşasın, Fransa bu sabah daha güçlü ve daha gururlu” diye sevincini ilân etmesinin arkasında, 45 dakika önce Fransa’nın Cezayir’in Sahra Çölü’nde plütonyumla doldurulmuş bir atom bombası patlatması yatmaktaydı.
Patlatmayı, operasyonun başında bulunan General Charles Ailleret, “Mavi Jerboa” ismi verilen Nagasaki’ye atılan atom bombasından 3 kat daha güçlü bombayı test alanına 45 km. mesafedeki Reggane Kasabasının yanıbaşında yapmıştı. 1961 yılı sonuna kadar aynı yerde 4 test daha yapıldı. Patlatmalardan sadece Cezayir etkilenmemiş, radyoaktif serpinti yukarıdan aşağıya doğru Senegal, Fildişi Sahili, Burkina Faso hatta Sudan gibi uzak bölgelerde dâhi oldukça etkili olmuştu.
Bu konuya uluslararası tepkiler artmaya başlayınca Fransa patlatmalı testini yine Müslüman Cezayir sınırlarında olmak üzere 700 kilometre doğuya Hoggar Dağlarına taşıdı ve burada 1966 yılına kadar 13 korkunç yeraltı testi daha yaptı.
Çünkü Fransa 1831’de işgâl ettiği Cezayir’de 1 Kasım 1954'te başlatılan bağımsızlık mücadelesi karşısında 8 yıl sonra çekilme kararı almış, fakat bu sürede Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un 5 Temmuz 2020’de yaptığı açıklamaya göre 1831 - 1962 yılları arasında 10 milyon Cezayirlinin Fransa tarafından katledildiği ortaya çıkmıştı. Milyonlarca insanın yerinden olması da işin cabasıydı. Yaşanan büyük acılar Fransa'nın Afrika'dan çekilirken bıraktığı "kara leke" olarak tarihe yazıldı. Fransa 1962’de çekilme kararı almış, ancak bunu nükleer testlere devam edilmesi şartına bağlamıştı.
Nihayet Fransa ülkesinin Cezayir çölündeki ilk nükleer denemedeki başarısından sonra dünyanın dördüncü nükleer ülkesi sayılmıştı.
Ancak Fransa ne kadar mutlu olsa da Cezayir, tarihinin en büyük radyoaktif kirliliğine maruz kaldığı karanlık bir döneme girdi ve sonuçları bugün hâlâ yaşanıyor. Bundan başka Fransa'nın Büyük Okyanus'ta 1960'lardan 1990'lı yıllara kadar Fransız Polinezyası'nda yaptığı ve 110 bin kişinin etkilendiği nükleer denemeleri oldu.
KIZIL ÇİN: İlk testini 1964 yılında yaptı 300’ün üzerinde savaş başlığı mevcut. Çin, 1949 yılında işgâl ettiği Doğu Türkistan'ın Lop Nur bölgesinde 16 Ekim 1959’da ilk nükleer tesisini kurmuş ve 16 Ekim 1964'te ise kendi ürettiği ilk atom bombasını patlatmıştır. Böylece 1949 yılından bugüne Çin'in işgâli altındaki Doğu Türkistan'da uyguladığı zulüm sadece insanları değil, bölgedeki ekosistemi de hedef almıştır.
Atmosferik (açık hava) ve yer altı nükleer deneylerinin gerçekleştirildiği, nükleer başlıklı füze sistemlerinin test edildiği üs, Sovyet uzmanların yardımıyla 16 Ekim 1959’da kurulmuştu. Lop Nur’da 1964-1996 yılları arasında 46 nükleer deneme gerçekleştirildiği bilinmektedir.
Tesiste, Çin kendi ürettiği ilk atom bombasını patlattığı gibi, 27 Ekim 1966’da, orta menzilli balistik füze deneyi çerçevesinde, Gansu eyaletindeki Shuangchengzi Füze Üssü’nden Lop Nur’daki hedefi vurmak üzere 12 kilotonluk nükleer başlık taşıyan bir füze fırlatmış, bu deneyle yerleşim alanları üzerinde nükleer başlıklı balistik füze deneyi gerçekleştiren tek ülke olmuştur. Bununla yetinmemiş 29 Eylül 1969’da da kendi ürettiği ilk hidrojen bombasını yine Müslüman Türklerin yaşadığı aynı bölgede patlatmıştır.
Çin, bölgede nükleer silah kullanma eğitimleri de yapmıştır. Yine Doğu Türkistan’da yapılan deneylerin nükleer etkilerinin bölgede ve çevre şehirlerde kanserin yanı sıra ölü ve sakat doğum oranlarını artırdığı bilinmektedir.
Sapporo Üniversitesi’nden Japon profesör Takada Jun, Mart 2009’da Japonya’da yapılan bir sempozyumda 1964’ten 1996’ya kadar gerçekleştirilen ve kümülatif olarak 200 megatonluk bir patlama gücü oluşturan 46 nükleer denemenin 750.000 sivilin ölümüne yol açtığını bildirmiştir. 1967’den bu yana yapılan nükleer deneyler sebebiyle Uygur Türk’ünün yaşadığı Kaşgar, Hoten, Yarkent gibi şehirlerde kanser, sakat doğum, sebebi belirlenemeyen felç ve ölüm vakaları hızla artmıştır.
Ancak Çin, bölgede gerçekleştirdiği nükleer çalışmaların insan sağlığına ve ekolojik dengeye etkileri ile alakalı herhangi bir bağımsız araştırmaya izin vermediği için bu konuda kesin rakamlar belirlenememektedir..
İşte bu beşli çete yavrularıyla birlikte dünyamızı geçmişte yaşanabilir halden çıkardıkları gibi; şimdi de dünyamızı 100 yıl öncesine götürmek, yeryüzünde hür ve müstakil bir İslâm ülkesi bırakmamak için karar almışlardır. 100 yıl önceyi hatırlayalım. 1926 yılında hür ve müstakil bir İslâm ülkesi var mıydı? Yoktu..
Hatırlanacağı üzere 1926 yılı Mayıs’ında Osmanlı-Türk Devletinin son hükümdârı Sûltân Vahidettin San-Remo’da Rahmet-i Rahman’a kavuştuğunda yeryüzünde defnedilecek Türk Dünyası Ülkeleri de dâhil hür ve bağımsız bir tek İslâm ülkesi yoktu. Hepsi işgâl altındaydı. Türkiye de cenâzeyi kabûl etmiyordu. Zâten iki yıl sonra 1924 Anayasasında belirtilen değiştirilemez dediğimiz ilk dört maddeden birisi olan “Türk Devletinin Dîni İslâm’dır” ibâresini 10 Nisan 1928 yılında kaldırarak İslâm Devleti olmadığımızı bütün dünyaya ilân etmiş, 5 Şubat 1937’de kabûl ettiğimiz lâiklik ilkesiyle de bunu tescil etmiştik.
Bugün, güzelleme yaparak ortaya attıkları yeni dünya düzeninde hür ve bağımsız bir İslâm ülkesine asla tahammülleri yoktur, bunun yeri de yoktur. Çıkardıkları ve bundan sonra da İsrail-ABD-İran eliyle çıkaracakları fitnelerin hedefi İslâmsız yeni dünya projesidir. Bu proje beşli çete tarafından desteklenmekte ve hayata geçirmek için fırsat kollanmaktadır. 28 Şubat 2026’da çıkarılan bu son savaş kayıkçı kavgasından başka bir şey değildir. Hedefte Türkiye ve bütün Ehl-i Sünnet İslâm Coğrafyası vardır.
Bunun önüne geçmek için bütün dünya ülkelerinin, sıranın kendilerine gelmesini beklemeden Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya Beş’ten Büyüktür” formülüne sarılmaları gerekmektedir. Bu formülün içerisinde birlik vardır, dirilik vardır, irilik vardır, zulme baş eğmeme vardır. Alternatif Birleşmiş Milletleri hayata geçirmek vardır. Din, dil, ırkına bakmadan mazlûm ve mağdur coğrafyaların mutlu ve müreffeh yaşayacağı özlenen dünya vardır..