Bakanlık müdahale eder mi?
Bakanlık müdahale eder mi?
ARZU ERDOĞRAL
Günlerdir kamuoyu, 19 yaşındaki Ceyda’nın internet üzerinden tanıştığı evli ve 6 aylık ve 4 yaşında 2 çocuğu olan bir adamın yanına gitmesini konuşuyor. Canlı yayında yaptığı açıklamalar ise toplumun geniş kesimlerinde şaşkınlık ve üzüntü oluşturdu.. Genç kadın, ailesine dönmek istemediğini, evli sevgilisiyle yaşamaya devam edeceğini ve hatta adamın başka bir ilişkiden dünyaya gelen bebeğine de bakabileceğini söyledi.
Stüdyoda oluşan sessizlik aslında milyonlarca insanın ortak duygusuydu. Çünkü mesele yalnızca bir aşk hikâyesi değil; aile, sorumluluk, ahlak, çocukların geleceği ve devletin koruma görevi gibi birçok başlığı aynı anda içinde barındırıyor.
Bu noktada akıllara gelen temel soru şu: Devlet böyle bir durumda müdahale edebilir mi?
Hukuken cevap çoğu zaman hayırdır. Çünkü 19 yaşındaki bir birey reşittir ve kendi yaşamına ilişkin kararları verme hakkına sahiptir. Bu kararlar ailesini üzebilir, toplumun değerleriyle çatışabilir veya milyonlarca insan tarafından yanlış bulunabilir. Ancak hukuk devletlerinde bireyler, yalnızca başkaları tarafından yanlış görüldüğü için özgürlüklerinden mahrum bırakılamaz.
Fakat konu yalnızca hukuki boyuttan ibaret değildir.
Devlet, sadece suç işlendiğinde harekete geçen bir mekanizma değildir. Özellikle gençlerin manipülasyon, psikolojik baskı, ekonomik bağımlılık veya duygusal istismar riski altında olup olmadığını araştırmak da kamusal kurumların sorumluluğundadır. Bir ilişkinin görünürde rızaya dayanması, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle sosyal hizmet uzmanlarının, psikologların ve ilgili kurumların durumu dikkatle değerlendirmesi gerekir.
Toplumun gösterdiği tepkinin temelinde de aslında bu kaygı yatmaktadır. İnsanlar yalnızca bir genç kadının ailesini tercih etmemesine üzülmüyor; hayatının henüz başındaki bir insanın karmaşık ilişkilerin ve ağır sorumlulukların içine sürüklenmesinden endişe duyuyor.
Üstelik günümüzün dijital dünyası bu tür süreçleri daha da karmaşık hale getiriyor. Sosyal medya ve çevrim içi iletişim araçları sayesinde insanlar hiç tanımadıkları kişilerle kısa sürede yoğun duygusal bağlar kurabiliyor. Ancak ekranların arkasında başlayan ilişkiler, gerçek hayatın yükümlülüklerini ve sonuçlarını çoğu zaman yeterince görünür kılmıyor. Özellikle yalnızlık, aidiyet arayışı veya duygusal boşluk yaşayan gençler, hayatlarını kökten değiştirecek kararları çok hızlı alabiliyor.
Bu nedenle mesele sadece bireysel tercihler üzerinden değerlendirilemez. Bir toplumun gençleri neden bu kadar kırılgan hale geliyor? Neden bazı gençler ailelerinden, sosyal çevrelerinden veya destek mekanizmalarından uzaklaşıyor? Belki de tartışılması gereken asıl konu budur.
Devletin görevi, yetişkin bir bireyin yerine karar vermek değildir. Ancak o kararın özgür iradeyle alınıp alınmadığını, herhangi bir baskı, istismar veya mağduriyet bulunup bulunmadığını araştırmakla yükümlüdür. Eğer ortada suç teşkil eden bir durum yoksa devletin müdahale alanı da doğal olarak sınırlıdır. Çünkü özgürlük, zaman zaman toplumun onaylamadığı seçimleri yapabilme hakkını da içerir.
Ancak özgürlüğün olduğu yerde sorumluluk da vardır. İnsanlar kendi hayatları hakkında karar verme hakkına sahip oldukları kadar, bu kararların sonuçlarını üstlenmekle de yükümlüdür. Özellikle aile kurumunu, çocukları ve başka insanların yaşamlarını etkileyen tercihler söz konusu olduğunda bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasındaki denge daha da önem kazanır.
Bugün yaşanan olayın ardından belki de şu soruyu sormalıyız: Devlet neden müdahale etmiyor değil, gençlerimizi onları böylesine kırılgan kararların eşiğine getiren sosyal ve psikolojik süreçlerden nasıl koruyabiliriz?
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca suçları cezalandıran değil, insanların yanlış tercihlere sürüklenmesini önleyebilen toplumlardır. Gerçek koruma, kriz ortaya çıktıktan sonra değil; insanlar henüz o noktaya gelmeden önce başlar.
Sonuç olarak her hukuken mümkün olan davranışın toplumsal açıdan doğru kabul edilmesi beklenemez. Toplumları ayakta tutan şey yalnızca yasalar değil; sorumluluk duygusu, aile bağları, vicdan ve alınan kararların başkalarının hayatları üzerindeki etkisini gözetebilme bilincidir.
Çünkü bazen bir olayın hukuki boyutundan çok, bize anlattığı toplumsal gerçekler geleceğimiz açısından daha büyük önem taşır.