Yaşanan yanlışlıkların düzeltilme çaresini kendi değerlerimizde bulalım!
Yaşanan yanlışlıkların düzeltilme çaresini kendi değerlerimizde bulalım!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Çareyi içimizde arayalım dışımızda değil.
Hep bireysel ve toplumsal çürümeye çare arıyoruz. Dindarlar da dini hayattan uzak olanlar da. İnternet, bilgisayar, teknoloji ağının bizi kuşattığını bildiğimiz ve zihin işgali altında olduğumuzun farkında olarak çare aranmalıdır. Yapay zekaya aşırı rağbetin her varlığın mahlûk/yaratık olduğunu, her şeyi yaratan, yoktan var eden, öldüren dirilten yüce yaratıcı Allah Teala’yı unutmadan çare aranmalıdır.
Peygamber Efendimizin tebliği, indirildiği çağda dinî, sosyal ve kültürel alanlarda köklü bir yenilik hareketi ortaya koymuştur. Ancak bu yenilik anlayışı, geçmişi tümüyle reddeden bir kopuş değil, insan fıtratına ve vahyin ilkelerine dayalı bir ıslah sürecidir. Çaresizlere çare, dertlilere deva, hastalara şifa taşımıştır. Yenilik, ilerleme, gelişme ve dinamizm, insanlığa mutluluk getiren adımlardır. Hz. Peygamber’in mesajı, her şeyden evvel geldiği çağda dinî, sosyal, ekonomik, ahlâkî ve kültürel düzenlemeler açısından muazzam bir yenilikti. Çünkü Hz. Peygamber’in gayesi toplumun değerlerini ne olursa olsun altüst etmek değil, her alandaki bozuklukları düzeltmekti. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in müminler için canlı ve mükemmel bir fazilet örneği olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla onun hedefi insanlara hayatta pratik olarak uygulayabilecekleri kuralları öğretmek ve bunları kendi yaşayışında göstermektir. Müminlere düşen de onu örnek almaktır. Bu hususla ilgili ayet-i kerimenin meali şöyledir: “Andolsun ki Resûlüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”
Namaz, zekât, oruç ve hac; yalnızca bireyin Allah ile ilişkisini güçlendiren ibadetler değil, aynı zamanda Müslümanları ortak bir kimlik ve kardeşlik bilinci etrafında buluşturan güçlü toplumsal bağlardır. Modern çağın yalnızlaştırıcı etkilerine karşı güçlü bir birlik zemini oluşturur.
İnsanın yaratılış gayesi, mutlak bir varoluşun ötesinde, kendisini var eden Yüce Yaratıcı’ya kulluk etmek ve O’nun kâinata serpiştirdiği sayısız nimetlere karşı şükür vazifesini yerine getirmektir. İslam terminolojisinde bu kulluk ve şükür süreci “ibadet” kavramıyla şekillenir. İbadetler; ilk bakışta kul ile Allah arasında gizli, dikey bir köprü gibi görünse de esasen yatay düzlemde bireyi topluma, toplumu da evrensel bir kardeşlik halkasına bağlayan muazzam bir sosyal tutkaldır. Müslümanlıkta tekil bir dindarlık anlayışından ziyade, kolektif bir duruş ve cemaat şuuru esastır. Bu yönüyle dinimiz, akil baliğ (ergenlik ve akıl sağlığı) çağına ulaşmış, gücü nispetinde kadın-erkek her mükelleften yerine getirmesini istediği farz ibadetleri toplumsal bütünleşmenin birer aracı kılmıştır. Namaz, zekât, oruç ve hac gibi temel farzların, Müslümanların sosyal ve itikadi birliğini nasıl pekiştirdiği, modern çağın getirdiği yalnızlaşma krizine karşı nasıl birer kalkan olduğu mutlaka bilinip amel edilmelidir. İtikat-ahlak-ibadet-muamelat kapsamıyla öğrenilmeli, kısır döngüden kurtarılmalı. Hayat tarzına dokundurtmayan, “herkes için en doğru yaşam biçimi” gibi sunulduğunda hem hasta hem de tedaviye yanaşmayan konumdadır.
Kendi kavramlarından kopukluk fikri yapımızı da etkiliyor. İslam’ın bazı temel kavramları anlamlarından uzaklaşarak daralmış veya değişmiş, sosyal medyanın müdahalelerine maruz kalmıştır. Öncelikle, değerlerin bilinmesi ile değerlerin yaşanması arasındaki kopuşa dikkat etmemiz gerekiyor. Değerlerin tamamen terk edilmesinden ziyade, değerlerin gündelik hayatta davranışlara yansımadığı görülmektedir. Yani sorun, değerlerin yokluğundan ziyade bireysel ve nihayetinde toplumsal düzlemde davranışı yönlendirme gücünü kaybetmesidir.
Diğer taraftan, ihtiyaç kavramı da dönüşmüştür. Geleneksel İslam ahlakında ihtiyaç; hayatı sürdürebilmek, onuru koruyabilmek ve toplumsal dengeyi bozmayacak ölçüde yaşamı devam ettirebilmekle ilişkili iken, modern tüketim toplumunda ise ihtiyaç her isteğin yerine getirilmesine dönüştü. Sosyal medya her şeyi yaydı. Doğru ve yanlışlığına bakmadan.
Hadis-i şerifte yer alan “Kişiye günah olarak, duyduğu her şeyi söylemesi yeter” ifadesi, özellikle dijital medyada bilgi paylaşımının ahlaki sınırlarını belirleyen temel bir çerçevedir.
Temel kavramları, dinin sabiteleriyle değişkenler de yer değiştirir hâle getirildi.
Sünnet; başta, Resulullah’ın örnekliği, amel ve fiili iken, sonra basite indirgendi.
Şeriat; başta, iman, ibadet, ahlak ve muamelat dahil olmak üzere dinin karşılığı idi, sonra amelî hükümlere, hatta en sonunda ceza hükümlerine dönüştü ve manası daraldı.
Din; başta, hayatın her alanını kapsayan ilahî bir usul/yöntem iken, sonra sadece itikad hükümlerini içine alan bir anlama dönüştü. Hatta sonraları çağdaş dönem sonrası din, sadece iman, ibadet ve ahlak hükümlerini içeren, hayata sokulmayan vicdanlara hapsedilen duyguya dönüştürüldü.
Bu değişim ve dönüşümün tarihi, neyin nereden neye dönüştüğü muhakkak bilinmelidir. Aksi takdirde kaynakların anlaşılması zorlaşır. Şeriatın, ceza hükümleri gibi anlaşılması sadece daralma değil, bozulmadır da…
İnsanımızı bunalımdan, kalabalıklar içinde yalnızlıktan kurtaracak olan her çare öncelikle Allah’a kulluktan başlar. Her türlü özgürlük isteyenler de nefsin, arzu ve isteklerin “kulluk esareti”nden kurtarılmadan da özgür olunmaz.
İslam’ın kelime-i şehadetten sonraki en büyük pratik direği olan namaz, dikey boyutta Allah’a bağlılığı simgelerken, yatay boyutta Müslüman toplumu aynı merkez etrafında kenetler. Kur’an-ı Kerim’de namaz emirlerinin pek çok yerde “Namazlarınızı kılınız ve zekâtlarınızı da veriniz” (Devam edeceğim İnşallah.)