Şehirde Gettoya Yer Yok
“Bu Toz Topraktan Ne Çıkabilir?” adlı yazısının “anlamlı bir sessizlik ile” karşılandığını söyledi Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan. Aynı bağlamda kaleme aldığı sonraki “İmkansız Pozisyon: Yeni Bir Erdemliler Topluluğu” yazısının da farklı bir etki uyandırdığını zannetmiyorum.
Ne anlatıyordu Kılıçarslan bu yazılarda ve neden sessizlikle karşılandı?
Yazar, insanları din adına linç etmeyi bir spor haline getirmiş, çatışmadan beslenen,“like” düşkünü “hocalar” eliyle bir “toz toprak İslam’ı” üretildiğini söylüyordu. Bu kişilerin “biraz makuliyet” diyen insanların seslerini “şirretlikleriyle” kestiklerinden bahsediyordu.
Son olarak da, “Asil olanın asaletinden susmasının sırası değil. Türkiye’deki din dilini “toz toprak islam’ı”nın temsilcileri olan bu “köylülere”, bu bedevilere teslim edersek tarihe ve coğrafyamıza hesap vermemiz çok güçleşir” diyordu.
****
Bence bunlar son derece haklı ve önemli tespitler. Son birkaç yazıda bu köşeden anlatmaya çalıştığımız şeylerle Kılıçarslan’ınkiler arasında paralellikler var.
Tabii hepsinden önce köylülükten ne kastedildiğini konuşmak da gerekebilir. Mesela İbn Haldun Mukaddime’de Bedeviliği yani köylülüğü, hardariliğin yani medeni/şehirli olmanın zıttı olarak tasvir eder. Buradan bakarak köylülük ile şehirliliğin arasında gerilime dayalı bir ilişki olduğu söylenebilir.
Çünkü köylülük bir yanıyla bilgisizlik, katılık, tutuculuk gibi değerlerle temayüz eder. Köylü genellikle ehliyet-liyakata göre değil, hısım-akrabacılığa göre karar alır. Dar bir muhitte yetiştiği için o muhitin değerlerini “mutlak” kabul eder ve diğer değerlere kapılarını kapatır. Atalarından gördüğü hayat üslubunun dışına çıkılması onda büyük endişe meydana getirdiği için bundan daima kaçınır. Köyün dar sınırları köylünün zihnini bloke etmiştir. Yıllarca köyünden dışarı adım atmayan köylüler vardır. Bu anlamda köylülüğün “kapalı bir toplum” yapısını ifade ettiğini söyleyebiliriz.
Bu kapalı toplumun bugün büyükşehirler de bile iftiharla yaşanmaya, yaşatılmaya çalışıldığını görmek hiç şaşırtıcı değil. Koca şehirde çay içmek için köy derneğinden başka bir yere adım atmayan, sohbet için sadece köylüsünü tercih eden, ötekinden ısrarla uzak duran bir sosyoloji mevcut. Bunlar köyü, düşünce ve değerleriyle şehirde yaşatmaya çalışan hayalperestlerdir aslında. Aynı kitle, televizyonu açtığında da, “ötekinin” kirli çamaşırlarının ortaya saçılarak düşmanlaştırıldığı ve köylünün dar dünya görüşünün haklılaştırıldığı Müge Anlı tarzı programları izleyerek rahatlar. Bu sosyoloji kendini hayatın olağan akışından, gerçeklerinden, farklılıklarından titizlikle kaçarak koruyabilir ancak.
Bir belediye başkanından görev yaptığı bölgedeki dağ köylerinin ilginç bir özelliğini dinlemiştim. Her köyün yalnızca kendi köyündeki evliyaya değer verdiğinden bahsetmişti başkan. Kabileci anlayışı yıkmak için gelmiş bir din konusunda bile, saf kabileci anlayışla hareket ederek başkalarının değerlerine gözlerini kapamak negatif köylülüğün en keskin örneklerinden biri olsa gerek.
Köylülük, ekin, hasat gibi olgular nedeniyle mevsimsel döngülere hizalandığı için
farklı olanla, değişimle teması yok denecek kadar azdır. Onun hayatı bu kendini tekrar eden döngü tarafından belirlenir.
Klasik dönem Osmanlı ilerlemesinin sınırlarını bile bu döngü belirlemiştir dersek abartmış olmayız. Mesela Mohaç Seferi harekatı 23 Nisan 1526’da başladı. 13 Kasım 1526’da sona erdi. Genelde Osmanlı seferleri bu takvim aralığında yapılmıştır çünkü toprağa bağlı askerin bir şekilde bağına, tarlasına dönmesi gerekmektedir.
Köylülük, din dili derken nasıl Osmanlı’ya geldik diyebilirsiniz. Aslında konular birbiriyle ilintisiz değil.
Sanayi oluştuğunda ve ordular sanayinin meydana getirdiği araç ve gereçlere dayandığında savaşların da takvimleri değişmeye başladı. Sanayi köy yaşamının zıttıydı ve köyün dışına, şehre ait bir olguydu.
****
Bugünkü popüler “din dili”, sosyolojik bir saptama olarak köylülüğün/bedeviliğin bazı özellikleriyle tebarüz ediyor. İletişim kurmak istemiyor o dil. Anlamaya yanaşmıyor. Suretlere takılıp kalıyor. Ruhu örseliyor. Hatta, Kılıçarslan’ ın dediği üzere, kendi tarlasını büyütmek ister gibi kendi “dini alanını” genişletmek için düşman imal ediyor. “Din” böylesi bir tavır ve çocuksu zihin nedeniyle bir tartışma, kapışma “nesnesine” dönüşüyor ne yazık ki!
Bu yüzden bu “toz toprak İslam’ı” kendine, kendi yabanıllığından bir getto örüyor ve inananları o gettoya çağırıyor.
Halbuki İslam medeni/şehirli bir din. Köylünün diğer köylüleri bile düşman belleyen yaklaşımına karşılık Hz. Peygamberin Medine’de Yahudi ve Hristiyanlarla haklar ve sorumluluklara dayalı bir sözleşme etrafında bir araya geldiğini görüyoruz. Bu dinin en büyük kafalarından İmam-ı Azam bir tüccardı. Her türden insanla iletişim kuran, temas eden, alışveriş yapan; şehrin, yani hayatın göbeğinde yaşayan bir profildi. Dahası bu din uzak coğrafyalara, dürüst, görgülü, şehirli, bilgili, nazik, temiz, saygılı, toleranslı tüccarlar eliyle yayıldı.
Aynı din bugün köylülükten kurtulamamış, köylü kurnazı bazı insanların, takipçi devşirdikleri, kariyer basamağı olarak kullandıkları bir yapı haline geliyor. Bu din dili, hepsi de şehirli olan; İsmail Dede Efendi, Buhurizade Mustafa Itri, Zekai Dede Efendi, Hüseyin Fahreddin Dede, Çalakzade şeyh Mustafa, EyyübiMehmed Bey benzeri dini musikinin büyük temsilcilerinin içinden yetiştiği geleneğe bile yüzünü ekşiterek bakabiliyor. Çünkü bunlar, gettonun neşesiz alışkanlıklarına pek uygun olmayan şehirli bir estetiğin tezahürleri...
Köylülükten teşekkül eden “din dili” hayatı dondurmaya, zamanın ruhunu görmezden gelmeye, insanları köyün döngüsel monotonluğuyla yetinmeye çağırıyor çocuksu bir zihinle. Bu çağrı hayatın olağan akışına uygun değil. Bu nedenle köylülük sürdürülebilir değil. Çünkü her çocuk büyümek, bir tür şehirlilik olan yetişkinliğe evrilmek zorunda.







