Ödül Törenleri, Sanat ve Tolstoy Üzerine
Ödül törenleri birer siyasi miting havasına bürünmeye başladı, dikkat ediyor musunuz?
Ödülünü alan, kültür endüstrisinin temel değerleriyle ilgili bir nutuk çekiyor. Nutuklar genelde, özensiz, sıkıcı ve alışıldık. Tema genellikle eşcinseller ve kadınlar. Bu iki kesim üzerinden çoğunluk suçlanmaya çalışılıyor konuşmalarda.
Popüler kültür nasıl kurmaca bir dünyaysa, bu tür iddialar da öyle kurmaca.
Ünlüler kendileri gibilerden oluşan dar bir muhitte yaşadıkları için eşcinselliğin memleketin en önemli sorunu olduğunu düşünüyorlar herhalde.
Plajda nasıl giyiniyorsa (ya da soyunuyorsa ) aynı şekilde konser veren kadınların kadın giyimine yönelik baskıdan söz etmeleri bana fazlasıyla ticari görünüyor.
Milletin bir kesimine “..ospu” diyenlerin “bizi ayrıştıramayacaklar” demeleri, falan...
Türkiye’de kadın giyimine yönelik böyle bir baskı söz konusu olsaydı bunu sokaklarımızda da görmemiz gerekmez miydi? Sanki tersi bir baskı var gibi görünüyor bana, sokaklara bakınca.
Hollywood’da Yahudilerden söz etmek size kapıları nasıl açıyorsa, Türkiye’de de kadınlar ve eşcinsellerle ilgili laflar etmek, yerli yersiz “insan onuru, özgürlük” falan demek, size prestij sağlıyor. Baş tacı ediliyorsunuz. Kötü sesiniz, zevksiz müzikleriniz, insana geçmeyen oyunculuğunuz bir anda unutuluveriyor.
Melek Mosso’yu ettiği küfürden mi yoksa unutamadığınız bir şarkısından mı tanıyorsunuz mesela?
Yani bu arkadaşlar neyle görünür hale geliyorlar?
Şu mesaj kaygılı ödül törenlerinin ne olduğuyla ilgilenen var mı?
Programı kim düzenliyormuş, ödülü kim veriyormuş, o kişiye neden ödül verilmiş?
O dar sınıfa ait törenlerin halkla, halkında onlarla bağı bu kadar.
Bu yüzden kasaba siyasetçisi ağzıyla konuşmalar yapıyorlar.
Bu yüzden ya teşhir özgürlüğünden bahsediyor ya da depremzedelere falan hakaret ediyorlar çünkü dikkat çekmelerinin başka bir yolu yok.
Karşımızda, halka herhangi bir bağı olmayan, kendisini fazla ciddiye alan, yaptığı şeylere “sanat” kendisine de sanatçı diyen, “seçkin” olduğunu düşünen marjinal ve cahil bir kitle var.
Bir şeye “sanat” dediğiniz anda onu “dokunulmaz” ilan etmiş oluyorsunuz bu ülkede. Tıpkı bilimsel kabul edilen şeylerin dokunulmaz olması gibi.
Bu kişilerin yaptıkları şeyin sanatla bir alakası yok elbette. Hem olsa ne olur ki?
Ben, ünlüler, onların ürettikleri şeyler ve mensup oldukları sınıfla ilgili Tolstoy gibi düşünüyorum. L. Tolstoy “Sanat Nedir?” sorusuna verdiği uzun ve ufuk açıcı cevapları içeren kitabında bu konuda özetle şöyle şeyler söylüyor.
“Toplumumuzun Avrupai kesiminde, yüksek sınıflarda gelişen sanatın en önemli sonucu, insanoğlu için düşünülebilecek en kötü, en zararlı duyguları (şehvet duygularını) yayarak toplumu yozlaştırmasıdır.”
****
“Bugün sanat adı altında üretilen eserler, enerjilerini insandaki şehvet ve şiddet duygularını istismar etmeye harcıyor. Hatta tek hedefleri bu! Bütün sanat dalları dur durak bilmeksizin halkı din ve yurt sevgisine ilişkin olarak sersemletmemiş, öfke ve kin duygularına gömmemiş olsaydı, yığınlar çoktan gerçek aydınlığa kavuşmuş olacaklardı.”
Bence de bugün adına sanat denilen popüler çöpler, aydınlanmanın önündeki en büyük engel.
“Edebiyatımızı baştan aşağı istila etmiş olan en incesinden, en kabasına dek aşk ve cinsel tutku tasvirleriyle dolu şu mahut romanları anımsadığınızda... Çıplak kadın bedenlerini işleyen resimleri, yontuları, ilan ve reklam panolarını kaplayan iğrençlikleri düşündüğünüzde... toplumsal yaşamımızın her alanını, her yanı kaplamış olan operaları, operetleri, aşk şarkılarını vb. düşündüğünüzde ister istemez, toplumumuzda bugün geçerli olan sanatın tek bir hedefinin bulunduğunu, o hedefin de ahlaksızlığı en geniş ölçüde yaymak olduğunu görürsünüz.”
Tolstoy bu suçlamaları bugünküne kıyasla çok daha tutucu eserlerle ilgili söylüyordu. Bugün bizde üretilenleri görse ne düşünürdü merak ediyorum!
“Toplumumuzda sanat diye adlandırılan şeyin insanlarımızın ileri gitmesine en ufak bir katkıda bulunmak şurada dursun, tam tersine, toplumsal hayatımızın iyileşmesinin karşısındaki en büyük engel olduğu görülmektedir… Daha güzel bir yaşam sürmek isteyen herkes, var gücüyle bu sanatı yok etmek için çaba göstermelidir; çünkü o, insanlığın içini karartan, ona zarar veren kötülüklerin en acımasız olanıdır.”
“Hıristiyan uygarlığımız için hangisi daha iyi olurdu: Sanat adı verilen şeyden, yanlışları ve barındırdığı bütün iyi yanlarıyla hepten yoksun kalmak mı, yoksa gelişmesi için ona destek olmayı sürdürmek ya da bugünkü haliyle varlığının sürmesine göz yummak mı? Böyle bir soruyla karşı karşıya kalmış olsaydık, her aklı başında ve ahlaklı insanın bu soruya da vereceği yanıt, Platon'un Devlet'inde sunulan ya da Hıristiyan ve Müslüman din bilginlerince getirilen yanıtın aynısı olurdu; yani: "Sanatın hiç olmaması, bugün sanat diye yürütülmekte olan ahlaksızlığın ve sanat öykünmeciliğinin sürüp gitmesinden çok daha iyidir!"
Bence bu önemli soruyu kendilerine asıl sorması gerekenler, kurumların kültür işlerini yapanlar. Teşhirin, cehaletin, zevksizliğin, yozluğun, kötülüğün, gayri insaniliğin kültür sanat adı altında halka sunulması için mi çaba sarf edecekler, yoksa halkı bu pespayelikten korumak için mi?
Kültür birimleri Tolstoy’un söylediği gibi bu bataklığı kurutmak için mi çalışacak yoksa büyütmek için mi? Hangisi?







