Eğitim: Bitmeyen kavgamız…
Yeni eğitim öğretim dönemi başladı.
Bunca reformdan sonra Türk eğitim sistemine bakıp, onun doğru temeller üzerinde yükseldiğini, akıllıca işlediğini, sağlıklı yönetildiğini söylemek hala mümkün değil.
Bunu eğitim sistemine bakmadan, sadece sokağa, okullardan mezun ettiğimiz insan kalitesindeki istikrarlı düşüşe bakarak da söyleyebiliriz.
Alman düşünür Kant’tan yola çıkarak bir başka şeyle daha söyleyebiliriz belki…
Eğitim kurumlarından “kötülüğe” müşteri çıkıp çıkmadığıyla…
Diyor ki düşünür: “Çocukların küçüklüklerinden itibaren kötülükten nefret etmeyi öğrenmeleri o kadar önemlidir ki; sadece Tanrı onu yasakladığı için değil, fakat kötülüğün bizatihi nefreti mucip olmasından ötürü…”
Kötülükten nefreti çocuğa kazandıran böyle bir eğitim sisteminiz olsa kötülük taraftar bulamaz, suç insan kaynağını kaybeder, müzik, sinema, dizi sektörünün dil ve içeriği pozitif anlamda değişir, aptalca yarışma programı formatlarıyla televizyon kanalı kuracak kadar zenginleşenler, cehaletin sırtından kazandıkları servetlerini kaybederlerdi. Budala şarkıcı ve oyuncular şarkılarını veya filmlerini izleyecek kimse bulamazlardı. Zevksiz markalar tarih olur, siyaset asli hüviyetine dönerdi.
Çünkü utanmazlık, onursuzluk, ahmaklık, görgüsüzlük gibi kötü ve adi olan her şeyden nefret eden bir toplum oluşmuş olurdu.
****
Eğitim sistemimizin öğrencilere kötülüğü kötü olarak tanıtacak şekilde dizayn edilmediği çok açık. Açık olan bir başka şey daha var, öğrenciler kötülüğe karşı bütünüyle savunmasız yetiştiriliyorlar. Bu yüzden popüler kültür saçmalıklarının en büyük müşterisi haline geliyorlar. Çocukluk ve ilk gençlikte oluşan bu züppece eğilim de daha sonra kalıcı hale geliyor.
Mevcut eğitim modeli hiç değişmeden bir müddet daha devam ederse popüler kültür Pompei’ye inen lavlar gibi tüm yerleşik kültürün üzerini kalınca bir tabakayla örtecek. Kendi kültürümüz bütün göstergeleriyle müzikten, edebiyattan, giyimden, sokaktan, mutfaktan, toplum belleğinden silinip gidecek. Eskiyi anımsatacak en küçük bir emare dahi kalmayabilir bu durumda.
Oysa eğitim, sizin yerli kültürünüzün sürekliliğini sağlayan bir tedbir de değil midir aynı zamanda?
Böyleyken okullarımızda kötülükten, kötüye vesile olan şeylerden, kötülüğü nasıl beslediğimizden, kötülüğe karşı nasıl mücadele edeceğimizden, kötülüğe karşı mücadelenin hangi ilkelerle yapılacağından söz edilmiyor. Yalnızca donmuş bilgi, sadece ölü içerik…
Halbuki çocuklar hem kötülüğü tanıyacak hem de kötülüğe karşı bireysel mücadele edecek şekilde donatılmalılar. Kant, kötülüğün denetim ( disiplin) altına alınmamış tabiatın bir sonucu olduğunu hatırlatıyor.
Bunun için de ahlaki bir disiplinin (talim terbiye) okullarda tesis edilmesi gerekiyor.
Kant muazzam tespitlerine devam ederken bu konuyu şöyle izah ediyor: “Eğitimden geçmemiş insan kaba, talim terbiye görmemiş insan serkeştir. Talim ve terbiyenin ihmali eğitim öğretimin ihmalinden daha büyük bir kötülüktür, çünkü eğitim öğretimin ihmali hayat içinde telafi edilebilir fakat serkeşlik (kanun kural tanımazlık) giderilemez ve talim terbiyede yapılan yanlışlık hiç bir zaman tamir edilemez.”
Bunlar sıradan ifadeler değil.
Kant’ın bahsettiği o “kaba ve serkeş” insanların meydana getirdiği “büyük kötülüğü” hep birlikte, toplumca yaşıyoruz.
Eğitim süresinin artmasına rağmen, trafik ile ilgili hayati problemlerimiz sona ermiyor mesela…
Uyuşturucu madde bağımlılığı azalmak yerine artıyor.
Kişiler arası ilişkiler giderek kopuyor…
Saygı sevgi azalıyor…
Anne babaya itaat, büyüklere itibar kayboluyor…
Geleneksel değerler siliniyor…
Cehalet çoğalıyor…
Utanmazlık iltifat görüyor.
Hayvanlara, çocuklara ve kadınlara yapılan gaddarlık her geçen gün artıyor.
Düşük düzeyli yayınlar, aptalca eğlence tarzı, hedonist kültür tüm toplumu kaplıyor.
Kurallara uyma, disiplinli yaşama, bilgiye değer verme ve üretme hor görülüyor.
Eğitim sorunlarına kafa yoran herkes bu çıktıları enine boyuna düşünmeli bence. Bütün bunları aşmanın yolu, zaten bir biri ardınca yapılan ve hiç biri yüzeysel olmaktan öteye geçmeyen reformlara sarılmak değil… Veya dönem başında sıralara ders kitaplarını ücretsiz koymak ya da modern binalar inşa etmek için uğraşmak değil. Bunlar işin yalnızca teknik ve yüzeysel tarafı. Yalnızca bunlara odaklanarak on beş yıldır kaç milyon çocuğu tamiri/telafisi mümkün olmayan “talim ve terbiye” nimetinden mahrum bıraktık.
Eğitim sistemini nasıl dönüştürmeliyiz?
Okul neyin yuvası olmalı?
Makul bir çözüm için tüm dünyanın referans aldığı meşhur Alman eğitim metodunun felsefi babası Kant’a tekrar kulak vermek işimize yarayabilir...
Ne diyordu Kant: “Ahlaki terbiye eğitimin bir parçasını oluşturmalıdır. Bir insanın mizacı o şekilde terbiye edilmelidir ki o artık iyi amaçlar dışında hiçbir şey seçmesin.”
İşte okul, “iyi amaçlardan” başkasını seçmeyecek gençlerin yetiştiği bir “terbiye” ocağı olmalı.
TECAVÜZ SAHNELERİNE ÇOK MU MERAKLIYIZ?
Dizi yapımcıları zayıf karakterlerini, klişe hikayelerini izletecek kestirme ve garanti bir yol buldular: Tecavüz sahneleri… Bu sayede hem dizinin ilk bölümünü herkesin konuşmasını sağlayarak reklam bütçesinden yırtıyorlar hem de bu sansasyonu dizinin yurtdışı satışlarını artırmak için kullanıyorlar. Bir taşla iki kuş yani… Tecavüz reyting garantili bir enstantene haline gelince her dizide birkaç tecavüz sahnesi yer almaya başladı neredeyse… Fatma Gül’ün Suçu Ne? adlı dizi üç buçuk dakikalık tecavüz sahnesiyle reytinglerde zirveye oturmuştu. Böylelikle tecavüze olan ilgi arttı ve diziler tecavüz sahneleriyle konuşulur hale geldi. Yeni yayımlanmaya başlayan Gülperi adlı dizi de temcit pilavına dönen bir ağa hikayesini tecavüz sosuyla seyirciye sunuyor.
Kaç bininci kez kim bilir?
Zaten Ağa dizilerinin olmazsa olmazı tecavüz sahneleridir.
Neden böyle peki?
Çünkü dizilerimizde öpüşme içeren sahneler yasak ama tecavüz sahneleri serbest…
Çocuk ve gençlerin ekran başında olduğu bir saatte asap bozan tecavüz sahneleri yayımlanıyor. İzlemek istemeseniz de ertesi gün tüm internet portallarında o sahnenin haberini ve videosunu görüyorsunuz zaten. Bu da yapımcıların etkiyi artırmak için dizi yayımlandıkça sık sık tecavüz sahnelerine başvurmalarına, düşen reytingleri tecavüz sahneleriyle yükseltmelerine neden oluyor. Sonuçta herkesin birbirine tecavüz ettiği diziler çıkıyor ortaya…
Seyirciyi aptal yerine koyan bu ucuz ve ahlakdışı numaralardan bıktık artık.
RTÜK istese buna pekala engel olabilir. Elinde büyük bir yasal güç var ve bu güç ekranları tecavüz sahnelerinden temizleyebilir. İçinde tecavüz sahnesi olan dizilere 3-5 hafta arası yayın durdurma cezası vererek onları mali bir cezaya çarptırabilir RTÜK. Bir dizinin 5 hafta yayımlanmadığını düşünün… Bu, reklam geliriyle geçinen dizi yapımcılarının bir daha tecavüzü akıllarından bile geçirmemelerine neden olur diye düşünüyorum. RTÜK, kanunların ona verdiği görevi yapsa Gülperi adlı dizi bu tecavüz sahnesinden dolayı bahsettiğimiz şekilde cezalandırılır…
Peki RTÜK neden görevini yapmıyor da tecavüzlere “seyirci” kalıyor?
Pek çok bürokrat neden görevini yapmıyorsa o da o nedenden yapmıyor…
Yani, ya halktan şiddetli bir baskı ya da yukarıdan sert bir talimat bekliyor…







