Hayata dair...
Dünyanın dört bir yanında zulmün, baskının, sömürünün paletleri arasında ezilen insanlar mevcut. Yaşanılan ciddi maddi, manevi sorunlar, fiziki, ekonomik depremler kolektif bilinci derinden etkilemekte ve geleceğe ait umutları farklı dozlarda da olsa gölgelemeye devam etmekte.
Gelişen teknolojiyle birlikte değişen yaşam biçimleri ilgisizliği ve duyarsızlığı da beraberinde getirmekte. Bütün bu karmaşada insan, hayatın anlamını çok iyi kavramak, mutlaka başarılması gereken, bütünlemesi ve tekrarı bulunmayan ilk ve son sınav olduğunu iyice bellemek zorunda.
Doğuyoruz, büyüyoruz, öğreniyoruz, çalışıyoruz, hissediyoruz, gelişiyoruz, yaşlanıyoruz ve ölüyoruz. Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Hayatımıza anlam vermemiz, hayatımızı bir anlama odaklamamız gerekmiyor mu?
Yeryüzü ve gökyüzü arasında hayat ve hayatla bağlı güzelliklerin merkezinde bulunan insan için hayatın anlamı nedir?
Müslüman’ın hayata yüklediği anlam ile gayrimüslimin hayata yüklediği anlam oldukça farklılıklar içermektedir. Görenle, bakıp da görmeyen... Vicdanlı ile duyarsız… İşitenle, duyup da duymamazlıktan gelen... Seven, sevmesini bilen ile nefret edenler için apayrıdır hayatın renkleri.
Hayat, hemen her filozofun, her ideolojinin ve her inanç sisteminin değişik anlamlandırdığı, değişik şekillendirdiği, herkes için ayrı bir anlamı olan bir alandır.
Bu hayatı biz kurgulamadık. Bizlere bahşedilen bedensel özellikler, yaşamımızı sürdürdüğümüz kâinat bizim tercihimiz değil. Bütün bunlara değişik anlamlar yükleyen yüce Yaratan.
Allah, sırf kendisine kulluk etmesi için insanı, insanla birlikte ölümü ve hayatı yarattı.
Yeryüzünün en gözde konuğu, ruhlar âleminden başlayan, ana rahminden, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan kabre, haşre, sonsuzluğa kadar uzanan uzun bir yolun yolcusu olan insan kendini, görevini, sorumluluklarını bildiğinde her şey anlamlı, güzel hâle gelecek, güzel görebilmeyi öğrenecek ve güzel bir hayat sürecektir.
“Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi ancak [derunî bir] anlam ve amaç üzere ve [Bizim tarafımızdan] konulmuş bir süre için yarattık: ama hakikati inkâra şartlanmış olanlar, kendilerine tebliğ edilen uyarıdan yüz çevirirler.” (Ahkaf-3)
Bu ayet, hayatın Allah tarafından verildiğini, hayatımızı, Adil-i Mutlak’ın mesajlarıyla anlamlandırarak tatlı ve yaşanabilir bir hale getirebileceğimizin haberini vermekte.
Kâinatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayat, insana bedelsiz ikram edilen bir nimettir. Hayat kudret kalemiyle yazılmış hikmetli ve anlamlı bir sözdür.
Hayatın mayası iman, yasası sevgi ve saygı, bekası adalettir.
Hayat, yetersiz kabullerden, yeterli sonuçlar çıkarma sanatıdır.
Hayat, Müslüman’a ahiret hayatını kazanabilmek için verilmiş bir imtihan fırsatıdır. Kısaca hayat bir mücadele, bir yarıştır.
Hayatın gayesi kendisini yoktan var eden, en güzel organ, duygu ve kabiliyetlerle donatan, sayısız nimetlerle besleyip büyüten Rabbini tanımak, emirleri çerçevesinde hayat sürmek ve rızasını kazanmaktır.
Hayatı, her hâlükârda hak ve hakikatten, iyi ve güzelden yana olmak, güzelin peşinde koşmak ve güzel şeylerle meşgul olmak, kısaca güzelce yaşayıp güzelce ölmek için bir imtihan alanı kıldı yüce Yaratan.
Hayata dair ne kadar denklem varsa çözemediğimiz, yarınların tükenmekte olduğunu fark ederek hayat halimiz ne olursa olsun, dünya ve içindeki her şeyin “fani”lik yüzünü değerlendirerek, bize uygun görülen her bir halin birer imtihan vesilesi olduğunu unutmamalıyız.
Ölüm hayatın diğer yüzüdür. Geçici olandan ebedi olana, asıl hayata yürüyüştür. Asıl olanla buluşma, asıl yurda geçiştir. Dünya hayatı, bize ahiret hayatını kazanabilmek için verilmiş bir imtihan fırsatıdır.
Dünyada sonsuz bir hayatın yolcusu olduğunu unutup da ona ölmeyecekmişçesine bağlanan ve her şeyini ona göre plânlayan insan ziyandadır. Hayat inkârda değil, inançtadır.
Bize hiç yoktan verilmiş olan bu hayatı Allah bizden razı olsun diye değerli kılalım, vahye uyduralım. Hayatlarına anlam verip, bu anlamların haritalarını çıkaranlar, hayattan zevk ve mutluluk alırlar. Aynı zamanda kendi haritaları üzerinde değişiklik yapacak becerileri de kazanırlar.
İnsanlar ezilirken, hayatın içinden ya da maddi bir sefaletin ortasından çığlık sesleri gelirken, kimi zaman ise manevi bir deprem enkazının altından inlemeler duyulurken hayatımızı sarmalayan kördüğümlerin ipuçlarını çözüp nefislerimizdeki, her türlü gayri İslami anlayış ve duygulardan arınmalıyız.
Ya hayatımızı inancımıza katacağız ya da reel şartlar bizim hayatımızı belirleyecek. Eflâtun, “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez” diyor.
Hayatını sorgulayan mutlu insanlardan olmamız dileğiyle...







