Denge siyaseti manifestosu
Semerkant’taki Şangay Zirvesi’nde özel davetli olmasına rağmen Erdoğan rüzgârı esti. Dış politikada denge siyasetinin manifestosunu yazan Erdoğan hem Batılı hem de Doğulu liderlerle görüşebilen tek devlet başkanı olarak zirvenin yıldızıydı.
Üye dahi olunmayan bir oluşumun toplantısında diplomatik hamleleriyle yıldızlaşan Erdoğan’a gösterilen bu yüksek ilgi Şanghay İş birliği Örgütü’nün lideri imasını oluştururken servis edilen fotoğraf da bunun kanıtı gibiydi.
Bu fotoğraf karesi, ilişkilerimizde “tatsızlık veya limonilik” ötesi “gizli düşmanlık” olan ABD/NATO/AB’yi ve eskilerin “omurgasız” dış politikasına alışık içimizdeki İrlandalıları rahatsız etse de Erdoğan’ın ortamın hâkimi/lideri olduğu, katılımcıların buna ilgi/rıza gösterdiği çıkarımı yapılacak güçte “görsel mesaj” taşıyordu.
Bu fotoğraf karesi iç siyasi arenayı ve dış dünyayı derinden sarstı.
Her şart ve ortamda eleştiri ötesi Erdoğan düşmanlıklarını sergileyen içimizdeki şakirtler, bu defa da örgüt üyelerinin yönetim tarzları üzerinden kin kusmaya başladılar.
Oysa Şanghay İş birliği Örgütü’ndeki ülkeleri otoriter ya da diktatör diye değerlendirenlerin unuttukları veya es geçtikleri gerçek şu ki, dünya petrol rezervlerinin dörtte birine, doğalgaz rezervlerinin yarısından fazlasına, kömürün üçte birini kapsayan bir coğrafyaya hükmediyorlar.
Dünya nüfusunun yarıya yakınının yaşadığı, ticaret hacimleri trilyonlarca dolara olan milletler ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi elzemdi, düzeltilmesi gerekliydi. Bu katılım yeni pazar arayışının bir siyasi ve stratejik tercihe dönüşmesiydi.
Türkiye’nin masada olması Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin menfaatleri gereği doğuya açılımı olarak görülmesi ve okunması doğru olandır.
Erdoğan, Doğu Batı ekseninde kurduğu ilişkilerle 21. yüzyılda şekillenecek dünya düzeninde Türkiye’nin hak ettiği yere gelme mücadelesini veriyor.
Bölgesinde ülkesinin milli menfaatleri ile tarihi bağlarını göz önünde bulundurarak hamleler yapan Erdoğan, barış ve istikrarın da başrol oyuncusu haline geldi.
Bölgesindeki milletlerin haklarını gözeten, onurlu birliktelik, onurlu oyun kuruculuk, onurlu kaptanlık ve bölgesel önderliğiyle kabul gören bir siyasetçi oldu Erdoğan.
Sözleri ile yön çizen, gözleri ile yol veren, işaretleri ile meydan okuyan, mazlum milletlerin sözcüsü oldu Erdoğan.
Başkan Erdoğan’ın hayata geçirdiği “onurlu” ve “oyun kurucu” diplomasi ile bölgesel güç konumuna yükselen Türkiye, yürütülen aktif dış politika ile hem uluslararası çapta büyük kazanımlar elde ediyor hem de bölgeye nizam veriyor.
Türkiye, yeni küresel sistemin önemli bir aktörü oldu.
Başkan Erdoğan’ın takip ettiği kişilikli politika ile Türkiye’nin coğrafi stratejik önemi ve Türk/İslam dünyasına yaptığı liderlik dünyaya çok net biçimde hissettiriliyor.
Türkiye’nin yeri neresi sorusuna Erdoğan net bir şekilde cevaplıyor: “Türkiye her masada yerini almalıdır.”
Bu sözler Türkiye’ye istikamet biçmeye kalkanlara da çok net bir cevap oluyor. Soğuk savaş döneminin kalıplarıyla düşünmeye alışkın, kendi gücünün ve tarihinin farkında olmayan “edilgen” kafaların idrak edemeyeceği bir duruş bu.
Dış politikada “değişmez müttefik” ya da “devamlı düşman” stratejisinin yerini bölgesel, küresel ve konjonktürel iş birliği ile gerçekçi, Türkiye’nin menfaatlerini önceleyen, insani boyutu da atlamayan yeni bir politika aldı: “Türkiye çıkarları doğrultusunda her masada yerini alır.”
Şimdi düşünelim…
Şangay Zirvesi’nde fotoğrafı dünyaca konuşulan lider mi, yoksa o fotoğrafa bakıp hasetlenmekten başka elinden bir şey gelmeyen altılı masa garibanları mı?
Toplumsal özlem ve beklentiler ışığında biz duygusu ile sevgi bağı, fikir akrabalığı, ülkü birliği, ortak payda ve inkişaf ile toplumsal iradenin ortaya konulduğu coşkulu bir rekabet ve saygılı bir yarışın hüküm sürdüğü bir hayat tarzı ve bunu yöneten bir lider mi?
Yoksa tüm değerlerin dumura uğradığı, toplumsal ihtiyaçlar, inançlar, değer yargılarının anlamını yitirdiği, kendine ve lidere güvenin kalmadığı, insanların heyecanını kaybettiği, moral değerlerin sıfırlandığı, güven bunalımının zirveye tırmandığı bir toplum ve lider mi?
Yeni dünya düzeninde yerini alan ve üretim, ihracat ve istihdam denkleminde büyüyen bir ülke mi?
Yoksa beşinci dünya ülkesi sömürülen, dikta ile idare edilen ve dışa bağımlı bir ülke mi?
Seçim bizim elimizde.
Bir tarafta milletinin menfaati için çırpınan lider, diğer tarafta ABD/AB/IMF emirleri ve onların emir erleri. Emreden veya emredilen, lider veya köle, müreffeh veya sürünen, kendimize hangisini yakıştırıyorsak örnekler elimizde.
Çare bizde, çözüm kendimiziz. O fotoğrafa altılı masanın garibanlarından birini koyup sadece düşünün. Aklınıza Ecevit’in Amerikan Başkanı Bill Clinton karşısındaki iki büklüm duruşunu da getirin tekrar düşünün.







