Bunlar dün de ülkenin başına belaydı bugün de
Karadeniz’de bulunan doğalgaz ülke insanını sevince boğdu. Yarasına gaz kaçanlar olsa bile bunların azgın azınlık statüsüyle içimizdeki Bizanslılar olduklarını görüyor ve ülke, millet lehine olan her şeyden karın ağrısı çektiklerini bildiğimiz için onları dertleriyle baş başa bırakıyorum.
Sismik gemimiz donanmamızla Akdeniz’de seyrüsefer hâlinde. Yunanlılar Türk düşmanı ülkeler ile anlaşmalar yapıyor, Ege’de kafasına göre sınırlar belirliyor, rotalar çiziyor.
Bütün bu hadiseler sık sık Akdeniz ve Ege’de burnumuzun dibindeki adaların nasıl elimizden çıktığını gündeme getiriyor.
Kurtuluş savaşını kazandık, düşmanı denize döktük. O zaman Ege’den Akdeniz’e kadar kıyılarımızın dibindeki adaları Yunanistan’a nasıl verdik?
“Bu hükümet dünyanın en doğru işini bile yapsa bizim bu hükümeti alkışlayacak halimiz yok” diyen zihniyet dün bu adaları Yunanistan’a hibe etti.
Yüz binlerce vatan evladını bu topraklar için şehit vermiş bir millet sahada kazandı fakat masada kaybettirildi.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, geçtiğimiz günlerde “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar, bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik” şeklindeki sözleri bir yürek yangınının sesiydi, feryadıydı, isyanıydı.
Beş yüz yıla yakın bizim olan adaların nasıl Yunan adaları haline geldiğini kısaca aktaralım.
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarb’a saldırmış ve bizi barışa zorlamak için Rodos, 12 Ada’yı işgal etmiş ve Trablusgarp’tan subaylarınızı çekmezseniz adalara el koyarız demişlerdi.
Bunun üzerine 1912 Ekim’de Uşi’de yapılan antlaşmayla biz Trablusgarb’dan askerimizi çekecek, İtalya da adaları teslim edecekti.
Tam bu sırada Balkan Harbi patlak verdi. Yunan donanması 12 Ada’yı işgale hazırlanıyordu. Sırf adaları Yunanlılara kaptırmamak için İtalyanlara, hiç değilse savaş sonuna kadar kalın demek zorunda kaldık.
1. Dünya Savaşında İtalyanlarla savaşacak, böylece 12 Ada hukuken bize ait görünmesine rağmen İtalyan işgalinde kalacaktı. Lozan’ın 15. maddesiyle 12 Ada’nın tapusunu İtalya’ya bıraktık.
1943 yılında Mussolini anavatan derdine düşüp Adaları boşaltma emrini verdi ve Türkiye’ye, “Gelin, adalarınızı alın” dedi. Almadık, “bizim başkasının(!) toprağında gözümüz yok” dedik.
Derken İtalyanlar gitti, Almanlar işgal etti adaları. Onlar da 1945 yılında yenileceklerini anlayınca adaları boşaltmak zorunda kaldılar ve bize adalarımızı geri almamızı teklif ettiler. Hükümet buna da yanaşmadı. “Bizim sınırlarımızı dışında bir çakıl taşında dahi gözümüz yok” dedi.
1945 baharında İngiliz donanması Almanların boşalttığı 12 Ada’yı işgale başladı. Rodos’u işgal eden Yunanistan İngiltere’ye başvurup adaları istedi.
Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill Londra Büyükelçimiz Rauf Orbay’a “Savaş sona ermek üzere. Ülkenize yakın Ege Adaları’nı size vereceğiz” dedi.
Churchill, Türkiye’ye memnun etmek, belki de yanında tutabilmek istemiş olabilirdi.
Orbay durumu Ankara’ya bildirdi fakat Ankara bu duruma kayıtsız davranıyordu. Orbay, gelişmelere isyan edip görevinden istifa etti, hükümeti adeta protesto etti ve Ankara’ya döndü.
1946 yılında Paris’te yapılan Barış görüşmelerinde 12 Ada’nın İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verilmesi gündeme geldi.
Nihayet 10 Şubat 1947 tarihinde Paris Konferansıyla 12 Ada Yunanlılara teslim edildi.
Adaların Yunanistan’a verilmesi yönündeki kararın gerekçesi ise adalarda yaşayan nüfusun çoğunluğunun Rum olmasıydı.
12 Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına Türkiye de resmen davet edilmişti.
Ancak İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. İnönü “savaşa girmeyen Türkiye’nin savaş sonunda herhangi bir çıkar peşinde koşmayacağını” ifade ediyordu.
Bu durum 12 Ada ile ilgili alınan kararların tam da Yunanistan’ın istediği şekilde çıkmasına sebep oldu. Hâlbuki konferansa bir Türk heyeti katılmış olsa idi en azından Ege kıyılarına çok yakın adalardan bazılarının alınma şansı doğabilirdi.
Çünkü yalnızca nüfus dengesine göre karar vermek Türkiye’ye karşı bir hukuksuzluktu ve bu durum konferansta dile getirilebilirdi.
Türkiye’nin böylesine hayati bir konferansta masada olmamasının tek sorumlusu ise dönemin Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ile 1946’da görevde bulunan CHP Hükümetidir.
Eğer bu yeni süreçte Türk hükümeti fırsatları değerlendirebilseydi adaların geri alınması veya adalar üzerinde bazı haklarımızın tanınması mümkün olabilirdi.
Adaların kaybedilmesinin suçlusu CHP Hükümeti ve İsmet İnönü’dür. Adaları Lozan’da alamadık, İnönü vardı. 1938 den sonra ise Yunanlılara bıraktık, yine İnönü vardı.
Bu zihniyet dün de ülkenin baş belasıydı, bugün de…







