Bize neler oluyor?
Analitik düşüncenin iflas ettiği, insanların olan biteni sorgulamaktan aciz olduğu bir zaman diliminde düşünmeyen, sabretmeyen, şükretmeyen zihni ve ahlaki bir savrulma yaşayan, vurdumduymaz Müslümanlar haline geldik, getirildik, getirilmeye de devam ediyoruz.
Bizi içimizden vuranlar, temel değerlerimizle oynayanlar, üç kuruşluk dünya ve koltuk menfaatleri için imanından taviz verenler toplumda itibar görür oldu.
Özü ile sözü bir, imanı kâmil, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyen dava adamları toplumun yabancıları, garibanları oldu.
Masa başı stratejileriyle ayrıştırılan safların arasına doldurulmaya çalışılan yığınlar, şehvet/şöhret/menfaat putlarını kıramayarak nefislerinin pazarında kaybolup, “insan” olduğumuzu unutur olduk.
Çıkar hesapları, menfaat, para, makam/şan/şöhret önde tutulduğu için vicdanlar köreldi, şeref ve haysiyet ayağa düştü. Araçlar amaçların önüne hatta yerine geçti. İnsanlık sorunlarımız büyüdü...
Dayanışma, kaynaşma problemlerimiz büyüdü... Korkularımız, tutkularımız, karakter çatışmalarımız, üslup farklılıklarımız, duygularımızın bozulan kimyası, heyecan yorgunluklarımız arttı, yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplum olduk.
Gafletlerimiz, dalaletlerimiz, isyanlarımız, nisyanlarımız... Gıybetlerimiz, hasetlerimiz, kinlerimiz, nefretlerimiz... Su-i zanlarımız, çekememezliklerimiz, çelmelerimiz, arkadan dolap çevirmelerimiz... Riyalarımız, fahirlerimiz, makam düşkünlüğümüz... Şımarıklıklarımız, zulümlerimiz, haksızlıklarımız, çiğnediğimiz kul haklarıyla ruhumuzu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Anlatıp yaşamadıklarımız, yaşayıp anlatmaya çekindiklerimiz... Yapmadıklarımızla övünmemiz, hak etmediğimiz iltifatlara dilbeste olmamız, başkalarının başarılarını kendimize mal etmemiz... Haram nazarlar, haram konuşmalar, haram dokunuşlar... Haram dinlemeler, haram izlemeler... Yeme, içme konusundaki rahatlıklarımız, haram-helâl ölçülerini yitirip güle oynaya dünyevileşme çukuruna yuvarlanır olduk.
Kaybettiğimiz hassasiyetlerimiz, istikbal endişelerimiz, beklentilerimiz... İbadete isteksizliğimiz, zikirden, duadan kaytarmalarımız, günahlara meylimiz, zihni ve ahlaki savrulmalarımız... Bizi takatsiz düşüren ve birer kurt gibi içimizi kemiren yaralarımız artıyor, büyüyor.
Onuru, güveni, beklentisi, sevgi ve hoşgörüsü kalmayan insanlar, itilmiş, bastırılmış, örselenmiş veya daha farklı şekillerde doğallıklarını kaybetmiş duygu ve düşünceli insanlar kendileriyle birlikte başkalarını da yok ediyor. Zira haset, kin ve nefret büyütmekteler…
Farkında değiliz ama yönünü, yörüngesini yitiren toplumun ruh hali alarm veriyor... Müthiş bir kayıkçı kavgasıdır sürüyor. Bizlere bir şeyler oluyor…
Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle hayatımızın kendi doğallığı içinde bir incelik, bir nezaket ve bu güzelliklerden beslenen kimse kalmadı.
Adalet, merhamet ve hakkaniyet iklimi inşa etmemizi mümkün kılan iyi ruh yerini öfke, gaddarlık, gözü dönmüşlüğe bıraktı.
Bireysel duygu, düşünce, vicdan ve muhakemeden uzaklaşan insanımız sürü içgüdüsüyle hareket eder oldu.
Tüm bunlar toplumda vicdanın tamamen kapandığını, hâkimiyetin nefsin eline geçtiğinin göstergesi. Celladına âşık olan, ruhunu yitiren, dostunu düşmanını ayırt edemeyen toplum ruhunu yitiren yaşayan ölüdür.
Adalet, merhamet ve hakkaniyet iklimi inşa edemeyen, ruhu yok olan manen insanlıktan çıkar. Vicdanı körelen insan tamamen nefsinin elinde oyuncak haline gelir. Nefsi ne derse ne emrederse hemen yerine getirir. Hiçbir sınırlayıcı, engelleyici güç tanımaz.
Atılan her adımın, dilden çıkan her kelimenin, harcanan her saniyenin, ömürden geçen her günün hesabının verileceğini unuttuk.
Çare Kur’an’a sarılmak, sünneti yaşamak, milli ve manevi değerlerimize ram olmaktır.
Müslümanın yaşamına huzur, sükûnet ve güzellik hâkimdir. Müslüman gönlü, sofrası, kapısı ve alnı açık gönül adamıdır. İnsanların acılarını ve sancılarını, sevinçlerini ve sürurlarını paylaşır, iyi günde de kötü günde de, yanlarında olur. Yar olduğuna bar olmaz.
Müslüman gönül adamıdır, yaratılanı yaratandan ötürü sever. Gönül adamlığının temelinde insan sevgisi vardır. Gönlüne alamadığının gönlüne giremeyeceğini, gönlüne giremediğinin de beynine asla ulaşamayacağını bilir.
Gönül adamı hayatın zorluklarına direnmesini bilir. Aile ortamlarında, arkadaş ilişkilerinde, ticarette, trafikte, her türlü ortaklıklarda ve paylaşımlarda, günlük hayatın hiçbir parçasında kötüye, çirkine tenezzül etmez.
Ölümü yokluk, hiçlik, bütün zevk ve lezzetlerin bitip tükenmesi, kendisini ve sevdiklerini asan bir darağacı, bir idam sehpası gören inançsızlık afetinden kurtarıp onun görüldüğü gibi korkunç ve dehşetli olmadığını bildiği için yokluğa, hiçliğe teslim olup teslim bayrağı çekmez.
Aksine sonsuz bir hayatın başlangıcı olduğunu, başka bir âlemde dost ve sevdiklerimizle sevinç ve mutluluk içerisinde sonsuza dek bir arada olacağımızı düşünerek keder ve üzüntüleri dağıtabileceğini düşünerek sorunu kendiliğinden çözer.
Gönül, iman, akıl üçgeninde titreyip kendine gelmesini bilir. Öyleyse ne duruyoruz, titreyip kendimize gelelim artık…







