Yeni kabine açıklanırken düşüncelerimiz
Cumhurbaşkanımız yeni bakanlar kurulunu îlân etti. Vatanımıza, milletimize ve bütün ümmete hayırlı olsun.
Yeni bakanlar umûmî bir müspet duyguyla karşılandı. Yeni ve genç isimler bir ümit havâsı estirdi milletimiz üzerinde. İnşâallah beklendiği gibi olur.
Milletimizin ve ümmetin bekâsını dert edinenlerin gözü iki bakanlıktaydı: Âile ve sosyal hizmetler bakanlığı ve elbette millî eğitim bakanlığı… Bu iki bakanlık da milletimizin gerçek bekâsı ile en alâkalı bakanlıklar. Âile ve eğitim (maârif) ta baştan var olma mücâdelemizin temelidir ama bilhassa teknolojik gelişmelerin zirve yaptığı son zamanlarda, gençliği dijital şeytan imparatorluğunun şekillendirdiği bu çağda tehlikenin büyüklüğü nispetinde ehemmiyeti de artmıştır âile ve eğitimin. Bu yüzden bakanlar kurulu açıklanırken yüreğimiz ağzımızdaydı. Bakalım yine âilenin mânâsından habersiz bir âile bakanı, milletimizin bekâsı demek olan kök değerlerimize nötr bir millî eğitim bakanı ile mi karşı karşıya kalacaktık.
Çok şükür bu iki bakanlığın da başına gelen kişiler ilk anda bir iyimserlik duygusu uyandırdılar. İnşâallah iki isim de milletin bekâ meselesine ilâç olacak icrâatlara imzâ atarlar. Son zamanlarda iki sâhada da millet olarak çok darbe yedik. Âcil tedbîrler gerekiyor.
Eğitim sistemimiz yüz yıldır eline geçirdiği nesilleri materyalist-pozitivist bir çarka tâbî tutuyor, milletin varlığına kezzap döküyor âdetâ. Bugün iyi kötü bir millet varlığımız varsa ya eğitim çarkına hiç girmemişler veya girip de âilelerin, millet içinde dertli insanların ve iyi fikir adamı, yazar ve âlimlerin gayreti netîcesinde eğitime yedirmediğimiz insanlar sâyesindedir. Cumhurbaşkanımız dindar nesil yetiştirmek gibi güzel hedefleri dillendirmesine rağmen yine onun ifâdesiyle bu mevzûda bir türlü gerçek bir başarıya ulaşabilmiş de değiliz. Cumhurbaşkanımızın işâreti istikâmetinde bazı çalışmalar yapılır gibi gösterildi ama netîce maalesef sıfıra yakın. Bir çocuk eğitim sistemi içinde ne kadar fazla kalırsa millî-mânevî değerlerinden o kadar uzaklaşıyor. Eğitim basamakları yükseldikçe nesiller âhiretsizleşiyor, dünyevîleşiyor, materyalistleşiyor, solculaşıyor, Kemalistleşiyor. Sonunda kendi elimizle yeni nesilleri kendi milletine düşman hâle getiriyoruz. Bu böyle gidemez. Bu gidişâtın bir yerinden kırılması gerekiyor. Bunun için eciş bücüş yenilikler yetmez. Bir zihniyet devrimi gerekir eğitim hayâtında. Millî ve İslâmî bir temel zihniyete kavuşmalıdır artık eğitim. Aksi takdîrde millet olarak varlığımız tehlikededir, biline.
Devrim, sanıldığının aksine, müfredât ve ders kitaplarında değildir. Bir devrim bunları da ihtivâ eder ama asıl devrim öğretmen ve kadro seçiminde olmalıdır. Çünkü eğitim demek öğretmen demektir. Dünyânın en iyi müfredâtını yapın, kitaplarını yazıp basın, inançsız öğretmen elinde hepsi sıfıra müncer olur. Bir emekli öğretmen olarak gördüğüm budur. Bütün çabalarınız en sonunda öğretmenin aynasından yansıyacaktır talebeye. Sizin bütün iyi niyetleriniz öğretmenin aynasında kırılacak ve bir şekilde öğretmenin istediği gibi ulaşacaktır yeni nesillere. Bu yüzden devrim, öğretmen ve kadro seçiminde olmalıdır. Nasıl yapılacağını devlet aklı bilir artık.
Daha evvelki yazılarımda “Milli eğitimde İstiklâl Marşı kriterleri geçerli olmalıdır.” demiştim. Bu husûsta bir hayli yazı yazdım. Eski yazılarımdan bir seçmeyi ehemmiyetine binâen paylaşayım:
Eğitimde bazı iyi niyetli çabaları da yok hükmüne düşüren unsûr sistem içindeki fârelerdir. Mevlânâ, “Ambarda fâre yoksa ibâdet buğdayı nerede?” der. Zaman zaman gördüğümüz iyi niyetli çabaları da kemirerek sıfırlayan fâreler ateist, materyalist, gayr-i millî ve gayr-i İslâmî ideolojilere kafayı kaptırmış öğretmenlerdir. Sistem içinde hâlâ en etkili kesim bunlardır. En iyi niyetli çabalar bile bunların elinde tersine dönebilir.
…
Bu yüzden eğitimin gerçekten millî olması isteniyorsa sistem içindeki gayr-i millî zihniyet temizlenmelidir. Dünyâda hiçbir ülke, hiçbir akıllı millet kendine düşman bir zihniyeti eğitim sisteminin içine sokmaz. Bu belki de sâdece bizde görülen bir garâbettir.
Peki, nasıl yapalım da bu gayr-i millî zihniyeti eğitim sistemine bulaştırmayalım? Ben daha önceki yazılarımda şöyle bir görüş ortaya atmıştım: Eğitim sistemine alınacak herkese İstiklâl Marşı kriterleri uygulansın. İstiklal Marşı’na fikren, hissen, amelen uymayan kişileri sisteme almayınız. Öncelikle İstiklâl Marşı’nın diline, kelime hazînesine düşman olmamalıdır eğitimci adayı. “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” mısrâına ters, “Hakk’a inanmayan ve tapmayan” bir kişinin eğitim sistemimizde yeri olmamalıdır. “Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;/Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyemeyenlerin, yani Batı’ya karşı îmân dolu göğsünü siper edemeyenlerin çocuklarımıza millîlik adına hiçbir şey veremeyeceğini bilelim. Benim eğitimcim Batı medeniyetine “Tek dişi kalmış canavar” gözüyle bakabilmelidir. Yurdumuza saldıranlara “alçak” diyebilmeli, şehitliğe inanmalı, mâbetlerimize nâmahrem eli değmesine tahammül edememelidir. Ezânı en mukaddes değerlerimizden bilmeli, ebediyete kadar bu memlekette aslî şekliyle okunmasını gönülden istemelidir. Bu ülkenin bir kısmını bölerek kukla devletler kurmayı aklının ve kalbinin kıyısından bile geçirmemelidir bir eğitimci. Ay yıldızlı al bayrağımızdan başka bayrakların rüyâsını görmemeli, ebediyyen bu vatanda millet olarak hür ve müstakil yaşamayı mefkûre edinmelidir.
Eğitim ordumuzu baştan sona İstiklâl Marşı kriterlerini taşıyan kişilerden teşekkül ettirmezsek varlığımız tehlikede demektir. Bu, önümüzdeki en büyük ve âcil vazîfedir ve var oluş şartıdır.
*
Başta millî eğitim ve âile bakanlarımız olmak üzere bütün bakanlarımıza doğru yolda Cenâb-ı Hak’tan muvaffakiyetler dilerim.