Neden bu duruma düştük?
İnsan değişti mi dünyâ değişir. İyi yönde de kötü yönde de. Nice medeniyetleri zirveye çıkaran da sonra onu aşağıların aşağısına düşüren de insan unsûrudur.
Vefâtının (31 Aralık 1988 gecesi) sene-i devriyesinde Seyyid Ahmet Arvasî Hoca’mızdan mevzû ile alâkalı bir yazı paylaşarak -bir haftalık gecikmeyle de olsa- hatırlamaya vesîle kılmak isterim. Allah rahmet eylesin.
NEDEN BU DURUMA DÜŞTÜK?
İbn-i Haldun, belki de haklı olarak, bir medeniyetin en yüksek seviyesine vardığı dönemleri, aynı zamanda, o medeniyetin çökme noktasına yaklaşması biçiminde değerlendirir.
Gerçekten de İslâm medeniyeti, 7. Asırdan başlayarak, büyük hızla, 16. asrın sonlarına kadar zirveye doğru tırmanmaya başladı. Araplar, bu medeniyeti, 10. asra kadar kendileri temsil ettiler, daha sonra kendileri 11. asırdan itibaren bu temsil hakkını Doğu’da Türklere, Batı’da Berberilere bırakmak zorunda kaldılar. Böylece Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanoğulları fetih ordularını Doğu’dan Batı’ya doğru koştururlarken, Berberiler Batı Avrupa’dan -İspanya’dan- Doğu’ya doğru bir yay çizmek istiyorlardı.
Doğu’da Bizans çökertilmiş, bütün Doğu-Avrupa Müslüman Türk’ün eline geçmiş ve artık Viyana kapıları zorlanmaya başlamıştı. Batı’da bir İslâm Endülüs medeniyeti kurulmuş ve Avrupa iki yanından kıskaca alınmış bulunmakta idi. Asya’yı, Avrupa’yı ve Afrika’yı birbirine bağlayan bütün kara ve deniz yolları, Müslümanların eline geçmişti. Hıristiyan dünyası, çok yönlü bir baskı altında olduğunu hissediyordu. Üstelik, bütün çırpınmalarına rağmen, bunu yok edemiyordu.
Bu durum, Avrupalı için, ilk görünüşte, bir felaket gibi görünse bile, gerçekte bir “uyanışın” ve “dirilişin” bir başlangıcı olacaktı. Avrupalı kavimler, İslâm orduları karşısında ve İslâm medeniyeti karşısında güçsüzlüğünü anlamış, kendini tenkid etmeye başlamış, eksiklerini, kusurlarını yakalamış, yeni kültür ve medeniyet değerleri ile temas kurmuş, ilimde, tefekkürde, teknikte ve sanatta yeni tecrübeler kazanmış ve bunların ışığında Rönesans’ın ve Reform’un yollarını bulmuş; pusulaların yardımı ile okyanuslara açılabilmiş, Müslümanlarca kapatılan yollardan geçemediği için, başka yollardan Hindistan’a gitmenin yollarını aramış, yeni dinin ve yeni nizamın ışığında kiliseye kafa tutmaya başlamış, tecrübe ve müşahedeyi Müslümanlardan öğrenmiş, kısaca, kendi kendini yenilemeyi başarmıştı.
İslâm dünyasının, kazandığı zaferlerle ve elde ettiği başarılarla yetinip kendini rahata bıraktığı bir dönemde, Avrupa korkunç bir dinamizm içinde kendini yeni baştan yoğuruyordu. Avrupalı, başka yollar bulduğu için, artık İslâm dünyası ile toslaşmıyor ve dolayısı ile İslâm medeniyeti, sosyal ve kültürel temaslarla yavaş yavaş kapanmış bulunuyordu. Böylece Avrupa güçlenirken, bizimkiler ümranın tadını çıkarıyor ve Lâle Devri yaşıyorlardı.
İslâm dünyasında öylesine bir “üstünlük kompleksi” (complex superiorite) gelişmişti ki, Avrupalının her hamlesi, “Bırak şu gâvurları!”, her yeni buluşu “gâvur icadı” biçiminde küçümseniyordu. Bazı sosyologların da işaret ettikleri gibi, medeniyetlerin en güçlü olduğu dönemlerde cemiyete bir rahata düşkünlük ve uyuşukluk musallat olur. Biz de öyle olduk. Artık, herkes, külfetsiz nimet peşinde idi. Saray eğleniyordu, yeniçeri kendi vatanında bir işgal ordusu kesilmişti, medrese hâlâ 16. asırda dolaşıyordu, tekke tembelhane olmuştu; memurluk, salla başını al maaşını ölçüsü içinde pinekliyordu. Her ne ise, ötesini siz söyleyin… Kısaca cami vardı, medrese vardı, tekke vardı, saray vardı, kışla vardı, kalem vardı, mürekkep vardı, kılıç vardı, kalkan vardı. Fakat bunları temsil eden “kahramanlar” çekilip gitmiş, yerine sahteleri oturmuştu.
Elbette, bu böyle gitmezdi. Nitekim gitmedi de… Avrupa, iyice güçlendikten ve hasmını şöyle bir yokladıktan sonra anladı ki, tam zamanıdır. Ve, nesi varsa onunla üzerimize çullandı. Ve esir aldı. (S. Ahmet Arvâsî, Düşünen Adamdan Mektup Var, Hazırlayan: Hüdavendigâr Onur, Uyanış Yayınevi, İstanbul, 2014, s. 174-176)
İnşaallah mevcût vaziyetten ders alarak yeni bir “diriliş” hamlesini de biz hayâta geçirebiliriz. Bunun için yeni nesilleri çok güçlü bir millî şuûr ve çalışma azmi ile yetiştirmek zorundayız.