Mülâkâtla ilgili farklı husûslar
Mülâkât tatbîkâtı hem şart hem zorların zoru bir iş. Bir defa işin içinde kul hakkı var. Bu, başlı başına ağırlık olarak yeter. Mânâsını bilen ve inanan bir insanın omuzlarını çökertecek bir ağırlık…
Mülâkât heyetinde yer alacak kişiler kılı kırk yararcasına seçilmelidir. Bu heyet millî-mânevî değerlere şuûr ve heyecânla bağlı ve kul hakkından tir tir titreyen kişilerden seçilmelidir. Yusuf Tekin Hoca’m, bu işi kesin bilmediği kişilere havâle etmemelidir. Çünkü bu heyetin yapacağı torpil, haksızlık, adâletsizlik müteselsil olarak en baştaki kişiye de yazılacaktır. Bu yüzden kendin kadar güvenmediğin insanlara, hele hele huyunu, tüyünü, inancını, adâlet duygusunu bilmediğin filân ildeki falân insanlara emânet edilebilecek bir iş değildir bu. Kul hakkıdır, boru değil.
Heyetlerin merkezî olarak teşekkül ettirilmesi ve illere merkezden gönderilmesini daha evvelki yazımda belirtmiştim. Ayrıca heyetler bir-iki gün öncesine kadar hangi ile gideceklerini bilmemeliler. Bu bilgi bakanın uhdesinde bulunmalı. Son anda belli olmalı ve öylece vazîfeli oldukları illere yola çıkmalı. Neden böyle söylediğimiz ehlince mâlûmdur.
Mülâkâtlarda not verilmemeli. Çünkü bir bilgi-beceri ölçmüyoruz; kişiyi tanımaya çalışıyoruz. Kişiyi tanımanın notu olmaz. Şu genç, şahsiyet bakımından yeni nesillere numûne-i imtisâl (rol model) olabilir mi olamaz mı? Olabilir kanâati hâsıl olmuşsa “olabilir”; olamaz kanâati hâsıl olmuşsa “olamaz” hükmü verilmeli, o kadar. Bundan ötesini, yani bilgi seviyesini test imtihânları ile ölçeceğiz. Bilgi seviyesini ölçmede bu imtihânlar daha âdil netîce verecektir. Mülâkât sâdece kişiyi tanımaya yönelik olmalıdır.
Mülâkât, sırf Fetöcü geçirmez süzgeç olarak kullanılmamalıdır. Nesilleri ifsât eden bütün gayr-i millî ve gayr-i İslâmî unsûrları geçirmeyen bir süzgeç olarak düşünülmelidir. Bu süzgece daha önceki yazılarımızda “İstiklâl Marşı Kriterleri” demiştik.
Mülâkâtı yapanların da insan olmasından, tek görüşmede bir insanı bütün yönleri ile tanımanın zorluğundan kaynaklı olarak aslında öğretmen yapılmaması gerekirken gözden kaçıp sisteme girmeyi başaran tipler mutlakâ olacaktır. Bunların sistem içindeki vaziyetleri tâkîp edilmeli ve uygunsuz hâl ve hareketleri tespît edildiğinde sistem dışına çıkarılmalıdır. Gerek anlatımları gerekse örneklikleri ile talebeleri ateistliğe, deistliğe, cinsî sapıklığa, millî-mânevî-ahlâkî-âilevî değerleri küçümsemeye, alaya hattâ düşmanlığa yönlendirdiği görülen tipler derhâl eğitim câmiasından alınmalı, gerekirse başka alanlara kaydırılmalıdır. Hemen belirtelim ki böylesi yönlendirmeler her zaman delîl bırakarak yapılmaz. Dersi işlerken bir küçük kaş çatma, alaycı bir gülüş, bir el sallama… bile talebeye geçirilmek istenen duygu ve düşünce için yeterlidir. Elbette “Sen el salladın, alaycı güldün, kaş çattın…” diye bir şey yapılacak değildir. Ama talebede uyandırılan duygu ve düşünce zaman içinde anlaşılır. Bunun tespîti eğitim câmiasında çok zor değildir. Öğretmenlik yapan herkes bunu bilir. Bir öğretmen dostum ateist bir öğretmenin nasıl çalıştığını anlatmıştı: Gezide, piknikte çirkin bir çocuğu yanına çağırır (dikkat, ilkokul-ortaokul), güzel bir çocuğu gösterir. “Arkadaşın güzel mi?” der. Çocuk bakar, “Evet.” der. “Peki sen de öyle güzel olmak ister miydin?” der. Çocuk, yutkunarak “Evet” der. Şimdi gol: “Peki Allah onu niye güzel yaptı da seni çirkin yaptı acaba?” Çocuk şaşkınlık içinde bakarken sırtını pışpışlayarak, “Hadi arkadaşlarınla oyna” der, gönderir. Şimdi öğretmen oturup felsefî olarak ateistlik anlatmadı. Derste de değil, gezide, piknikte. Çocukla oyun oynar gibi sorulu cevaplı konuştu, o kadar… Ortada bir delîl yok. Ama o çocuğun kalbine fitneyi soktu. O çocuk o dakîkadan sonra arkadaşının güzel, kendisinin niçin çirkin olduğunu düşünecek, kendini çirkin yaratan Allah’a darılacak, zaman içinde öfkelenecek ve ortada bir adâletsizlik görerek ateist olacak. İşin bir kader işi olduğunu, güzelliğin mutlak olarak üstün bir değer olmadığını, Allah’ın buradaki mahrûmiyetin karşılığını âhirette vereceğini… güzelce anlatan birisi karşısına çıkmazsa çocuğun vaziyeti iyiye gitmeyecektir. Şimdi bir öğretmenin girdiği sınıflarda talebelerin kafası gittikçe daha çok karışıyorsa ortada bir karıştıran var demektir. Bir koku varsa kokunun kaynağı da vardır. Kokunun kaynağı bulunup temizlenmelidir.
Mülâkâtı yaptık, her şey güllük gülistânlık dersek bizi yanıltan vaziyetlerle çok karşılaşmamız mümkündür.
Bu bahsettiğimiz husûs şu anda öğretmenlik yapmakta olanlar için de -hattâ bilhâssa onlar için- geçerlidir. Çünkü mülâkât mevzûu henüz öğretmen olmamışlar içindir ama yukarıda bahsettiğimiz hâdisenin kahramanı/kahramanları şu anda öğretmendir ve çocukları ifsâda devâm etmektedirler. Bunların bulunup eğitim alanı dışına çıkarılması elzemdir.
Mülâkâttan geçerek alınan yeni öğretmenlerin de hizmet hayâtı boyunca nasıl ürünler verdiği dikkatle tâkîp edilmelidir. Üründe görülen problem üretendedir.
SON BİR NOT: “Mülâkât kalksın” diyen arkadaşlarımıza bir suâl: Şahsî bir iş yeriniz olsa, eleman alacak olsanız, sâdece devletin yaptığı KPSS netîcesine göre eleman alır mısınız? Yoksa alacağınız elemanı bizzât görerek, onunla konuşarak mümkün mertebe tanıdıktan sonra mı alırsınız? Cevap belli… İş yerimde çalıştıracağım elemanı görerek, onunla konuşarak tanıdıktan sonra almam niye adâletsizlik olsun? Şu hâlde milletçe istikbâlimiz demek olan yavrularımızı ellerine emânet edeceğimiz öğretmenleri sâdece KPSS ile seçmeyi nasıl kabullenebiliyorsunuz? Bu, iş yerinize alacağınız bir eleman kadar da mı mühim değil? Özel okulların öğretmen alırken nasıl kılı kırk yardığını bilmeyen yoktur ama onların yaptığına kimse itiraz etmez nedense.
Prof.Dr. Saadettin Ökten Hoca meseleyi tek cümle ile hülâsa etmiş: Eğitimde seçicilik zâlimlik değil, liyâkatın şartıdır.